Ağaca tırmananlar

7 Aralık 2011 Çarşamba

geri sayım

 Bugün sınıfa koşarak girdim.
 "Nadideeeeee, o masonların geri sayım sitesi nolmuş kapanmış ben çok merak ediyordum ne olacağını neden kapanmış?"

 Nadide sınıfımızın başmasonsavaşçısı olduğu için sorum karşısında kaşlarını çatıp hemen elini kaldırarak vaaza başladı.
 "Yaaa işte bacım siz anlamıyosunuz bişey olacağından değil adamlar sizin zihninizi meşgul tutmak istiyorlar yoksa kıyamet kopacak dünya patlayacak yok yani öyle şeyler uyanın artık UYANIIIIN!" dedi ve ben yarım saat boyunca güldüm :D

  Daha sonra ben hala gülmeye devam ederken, Sonay kalem kutusunu getirmeyi unutmuş, bana kalemin var mı diye sordu. Ben de şu fabercastelin üçgenimsi kurşun kalemlerinden bi tane bulup çıkardım. Nadide kalemi alıp "Bunlar çok rahat ya çok yumuşak." dedi.
  O an hemen atağa geçip "İşte Nadide kalem üçgen şeklinde masonların işi bu sen anlamıyo musun adamlar senin elini meşgul tutmaya çalışıyorlar sen 'Aa ne rahat kalem bu' derken kafanın üstünden füzeler uçuyo anlamıyo musun bunu UYAN ARTIK UYAN" dedim. Buna 1 saat güldük :D

  Ya gerçekten dünyada mason varmış yokmuş bu sadece bize şaka konusu çıkartıyor ve gerisi de umrumda değil. Bence masonlar böyle basit işlerle uğraşmıyordur zaten. Yok müziklerin arkasına şifre koymak, yok sübliminal mesaj vermek....Bir kere ben mason olsam insanlar yaptığım şeyleri deşifre edemezdi. Yani bence bunlar bizim onları öyle görmemizi istiyorlar. Şu anda yaptığımız mason tanımından çok daha farklılar bence. Bir illuminati yazsam milyonlarca deşifre videosu çıkıyor. Ulan dünya adamların elinde, kendilerini bu kadar rahat deşifre ettiriyorlar öyle mi? Ya da sadece basitçe biz her yerdeyiz mesajı mı vermeye çalışıyorlar? Bence hiç umduğumuz gibi değiller, o yüzden şimdiki mason haberlerinden hiç etkilenmiyorum ya da korkmuyorum. Çünkü bunlar böyle değildir, eminim!
 
  Bi ara 2006da göktaşı düşecek demişlerdi ben 2003 yılından depresyona girmiştim. Her gün ağlardım göktaşı gelecek öleceğiz diye. Ama 2006 nın üstünden nerdeyse 2006 yıl daha geçti ne oldu? Bişey olmadı dünya hala masonların elinde.
 " Napak hacı ölek mi yani" ayaklarındayım artık ben. "İŞTE YILDIZ ONLARIN İSTEDİĞİ DE BU SENİ TEPKİSİZLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYORLAR İŞTEEEEEEE MEDYANIN TUZAKLARI BUNLARRRRRR SEN NAPAK HACI DİYOSUN YOKEDECEKLER DÜNYAYI" dediğini duyabiliyorum Nadide.

  Geçen gün facebooka bir girdim, Nadide'den elli tane mesaj "BACIM MASONLAR ADRESİMİ HACKLEMİŞ NAPACAĞIZ ÇOK KORKUYORUM :D:D::D:D:D:D:D:" aynen böyle. Sonra Nadide'nin sayfasına baktım, profilinde hür ve bilmemne türk masonlar locası resmi var, duvarında tek kelimesini anlamadığım aşşşşşşşşşşırı korkunç bir şey yazıyor. İşte bu.

  Sayın Nadide K.

İyi ahlaklı ve erdemli insanlar arasındaki kardeşliğin gücünü, insanlığın özgürlük içinde düşünsel ve toplumsal gelişmesini ve insan sevgisi, hoşgörü, erdem, eşitlik, doğruluk ilkelerini küçümseyen hiç kimse bağışlanmamıştır.

Bir inisyasyon görevi üzerine hesabınıza el konulmuştur.

Tekris edilmeyip harici profan olanların hakkı bu olmalıdır, sizin ezoteriniz de budur.

  Az önce korkmuyorum ki diyen ben nasıııııııııııııııııııııııııııııl korktum! Ortalığı öyle bir paniğe veriyorum ki aynen şöyleyim:
  "NADİDEEEEEEEEEEE BUGÜN FEYSİNİ HEKLEYEEEN YARIN ÖLÜM EMRİNİ VERİR NADİDEEEEE BIRAK ARTIK BU İŞLERİ AAAAAAAAAAAAAAAAAAA İNANMIYORUM NAPACAAAAAZ ŞİMDİ AAAAAAAAAAAAAAAAĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ"

  Nadide de böyle: "Ya bacım ama bak demek ki masonlar beni tehdit olarak görmüşler hımm localarında konuşmuşlar artık beni tanıyorlar hığğğm :D"
   "SALAK MISIN SEN İŞTE ARTIK SENİ TANIYORLAR GERİZEKALI MAL ÖLDÜRTECEK MİSİN SEN KENDİNİ SENİ MASONLARDAN ÖNCE BEN ÖLDÜRÜRÜM BAK NADİDE KENDİNE GELLLLLLLLLLLLL"

  Ardından biz acil bir sınıf toplantısı yaptık. Hepimiz büyük harflerle yazıyoruz, korkudan napacağımızı şaşırdık. Annem içerden "Yıldııız gel şu çarşafları katlayalımm" diyor ben "ANNE DÜNYA BATIYOR SEN NE DİYORSUN ANNE BIRAK ÇARŞAFLARI ERZAK HAZIRLA DEPREM ÇANTASINI ÇIKAR DOLAPTAN ÇABUK TOPLANALIM!" diye cırlıyorum. O derece.

 Sonra ertesi gün buluşup bu konuyu konuşmaya karar verdik. Tam o esnada Nadide'nin dediğine göre onu biri aramış ve şöyle demiş. "Sayın Nadide Köse. Ben ankaradan şuşuşuş. Siz seçilmiş kişiler arasındasınız." Nadide'nin ve hepimizin nefesi kesildii.......Diyoruz aha nadideyi derin mason işlerine seçtiler aha nadideyi yerin 150 m altındaki karargaha götüreceklerrrrrr...... "Ülker'den alacağınız ürünler için siz daha az para ödeyeceksiniz!!! Dırırırırırırırırırırırırıırırırm Ülkeeeeeeeeeeer!" ve telefon kapanmış.

  Ben sonra Kadir'e sordum ki hani böyle böyle bu adresi nasıl kapattıracağız, kızın profilinde dırş diye mason locası yazıyor, o da aynen şunu dedi. "Yıldız, ben mason olsam sizi takmazdım. Boş zamanlarımda bile takmazdım sizi. Yani kimsiniz la siz. Biz kimiz lan. Liseli bebeler yapmıştır o işi şakadır o takmayın." Adam doğru diyor. Ben başmason olsam.....feysbuk hackleme gibi işlerle uğraşmam heralde. Sanırım daha büyük planlarım olur, tüm insanları öldürecek biyolojik bir silah yaratıp, bunları geri iyileştirecek panzehiri asıl fiyatının 2307483574295647564765 katına satmak gibi.

  Ertesi gün ben öyle hasta oldum ki, buluşmaya gidemedim. Evde yorgan döşek yatarken Ecem'den mesaj geldi. "YILDIZ, AZİZLE SUDE ŞAKA YAPMIŞLAR. NADİDENİN HESABINI ONLAR HACKLEMİŞ."
  Birden kafamda flashlightlar yandı.
  "Aziz meydana yürüyorum geliyor musun?"
  "Yok ben Sude'yle Counter oynamaya gidicem."
  "Evet biz Counter oyniycaz. Hadi kaçtık."

 
 "İnanmıyorummmmmmmmm" deyip yataktan dışarı atladım.
  Adamlar counter oyniycaz deyip internet kafeye gitmişler. Bunu haftalardır planlıyorlarmış. Nadide bir şey olmuş da azize msn şifresini vermiş, o da o şifreyle msn şifresini değişip e-posta adresini değişmiş. Sonra nadidenin profil resmini değiştirmişler ve o mesajı yazabilmek için 1 saat boyunca bütün masonik terimleri hatim etmişler. Sonra geriye panik yaratmak kalmış ki biz de onu çok iyi başardık.
 
  Şaka olmasına rağmen yine de bu Nadide üzerinde bir şok etkisi yarattı heralde. Bence yaratmadı kız yaşasın masonlar beni tanıyor diye gülüyordu resmen :D . Ama neden bilmiyorum, facebooku kapattı. Ve bu şakaya o kadar gülmüş ki, hiç böyle bir şey beklemezdim diyor. Nadide'nin bir durum karşısında bir şey söyleyemediğini düşünün. Düşünemedi. Çünkü dar dar dar dar  :D

  Neyse bugün gerisayım zart zurt derken 7 saat üstüne unuttuk, okuldan çıkacağız, arkamızdan bir ses. "Nadideeeeee!!!!"
  Eyüp Hoca'ydı.
  "Efendim Hocammmm???"
  "Saat 3ü geçti hala bir şey olmadı????"

  Gülerek giderken dolmuşta bir şey farkettim ve hemen Sude'yi tuttum. "Sude biz son ders felsefe dersindeyken saat kaçtı, 3'e yakın mıydı?"
  "Noldu neden sordun bacım?"
  "Eğer geri sayım o ana denk geldiyse çok önemli bir şey oldu!"
  "Ne?NOLDU?"
  "FELSEFE SINAVINDAN 100 ALDIM YA!"

 BEN! 100 ALDIM! FELSEFEDEN!
 Demek masonların bunca zamandır planladıkları şey buymuş!
 Dırşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşşş

  Size felsefe sınavından 100 almamı çok pis kakalayacağım hatta sürekli bunu kakalayıp duracağım demiştim. Ha-ha.

18 Kasım 2011 Cuma

kabus gün

  Kapıyı çaldım, açılmadı.
  Tekrar çaldım, yine ses yok.
  Artık isyan etmenin eşiğindeydim. 150 ton ağırlığındaki çantamı merdivene fırlatıp, içimde kalmış son güç kırıntılarıyla ayakkabılarımı çözmeye çalıştım.
  Bir kere daha çaldım...hala ses yok.
  Şimdi de çantamı fırlattığım yerden geri alıp anahtarı bulmam gerekiyordu. Ya da ne gerek vardı kapı önünde durup yatayım, ne olacak. Galiba düşüyorum.... Allahım şu lanet gün bitsin artık.

  Ben kapı önünde yaşam mücadelesi verirken , birden kapının arkasından bağrışma sesleri geldi. Hemen ardından da gürültülü ayak sesleri... ve sonunda evin kapısı açıldı. Salak kardeşim "Babamın açmasını bekliyoğdum" dedi. "Salak gerizekalı sen açsan ölür müsün öldüm ben şurda" demeye bile mecalim olmadığı için cevap vermeyip sendeleyerek içeri girdim.
  Odama girer girmez yatağın üstüne düştüm. Başarmıştım...artık evdeydim. Ama sorun şuydu ki artık tek bir kasımı bile oynatamıyordum.

  Annem odaya girip "Nerdeydin kızım?" diye sordu. Ağzımı açıp sadece iki kelime söyleyebildim... "Anne....açım." Sonrasını hatırlamıyorum.

  Yemek yemede olduğu gibi giyinmede de çok yavaş olduğum için genellikle, sabahları kahvaltı yapmadan evden çıkıyorum. Bugün de aynı şekilde üstümü giyinip evden çıktım. Okulda ilk iki teneffüs sınıfta kaldım, üçüncü teneffüse geldiğimizde iki lokma bir şey yiyeyim diye kantine gittim. Zaten şimdi yemezsem bir daha da yiyemezdim.
  Çünkü son 2-3 haftadır her gün öğle aramı koro çalışmasına giderek harcıyorum. Sabah ve öğle yemeği yemeyi, öğle arasında normalde ne yapıldığını, 5. dersin ilk 10 dakikasını nasıl geçirdiğimi unuttum. Yine koro olacaktı 1 saat, yine aç kalacaktım. O yüzden şimdi yesem iyi olacaktı.

  Sandiviç alıp sınıfa geldim. Daha zil çalmamıştı, tam bir ısırık aldım, Eyüp Hoca "konferans var haydi oraya!" diyerek sınıfa girdi. Ben de gönülsüzce oraya geçtim.
 
  Konferansı sunum yapan kadını arkadaki kırmızı perdeden ayırt etmeye çalışarak geçirdim. Allahım...karnım aç, ışık loş,uykum geliyor ve aklım sandiviçimde kaldı. Kaşlarım çatık, gözlerim kısık halde durdum konferans boyunca. Konferans salonunun ortamından olacak, bir garip oldum. Herkesi sarı görüyordum ve arkadaki o perde hareket ediyordu. Ayrıca kadını da perde renginde görüyordum. En sonunda kadın "çıkabilirsiniz" dedi de çıktık.

  Okul açıldığından beri daha hiç cuma günü dışarı çıkmadım. Bizimkiler her hafta yemeğe çıkıyorlar bense "Korom var. KOROM VAR. GENE KORO VAR." şeklinde arkada kalıyorum. Tabii bu saçma üniversite konferansı -ki kadın hiç dil alanından bahsetmedi. fenmiş tmmiş konuştu da konuştu- öğle arasından 10 dakika götürdüğü için yemeğe giden canım sınıfımın diğer üyelerini bırakıp koştur koştur koroya gittim.
 
   Allahım... koroda söyledik söyledik söyledik söyledik; karnım aç, sınıf 50 kişi aynı anda nefes alıp verdiği için havasız, konferans yüzünden uykum var, şarkı söylemek beni susattı ve bu cırtlak sesler bende müthiş baş ağrısı yapıyor. Kendimi koro boyunca dışarı atmamak için zor tuttum.

  1 saat sonra tam çıktık, dedim "Oh tamam şimdi ben sandviçimi de yerim ki 5 dakkada tamam koro da bitti oh oh", bir baktım, bizimkiler toparlanıyor. Ders resim. Atölyeye gitmek zorundayız.
 
  Resim sınıfına gittik, hoca önümüze bir ayakkabı koydu "Çizin." dedi. Karnım hala aç, hala uykum var, başım ağrıyor ve bendeki de şans, nasıl bir yere oturmuşsam tam oraya güneş dırkş diye vuruyor. Ayakkabıyı çizmeye başladığım için açımı da değiştiremiyorum, öyle kalakaldım.
  Ders bitti, dedim "Bu sefer tamam, bu sefer sandiviçimi yiycem holey evet." ... ... Sınıfta bırakmışım. "Gider alırım ne olacak" dedim, ama nöbetçi benmişim. Yani resim odasındaki bütün masaları temizleyip sıraları düzenlemem gerekiyordu. Bu da tüm tenefüsümü aldı ve BEDEN DERSİNE GİTMEK ÜZERE yola çıktım.

  Karnım aç, uykum var, başım ağrıyor, üstüme müthiş bir üşengeçlik çökmüşşşş ve beeeen bedene gidiyorum. Yol boyunca "ühühühühühühühühühühühühüh" dedim ve ühülerim spor salonuna gelince daha da arttı ama hoca 'istemiyorsanız giyinmeyin' deyince mutluca oturdum. Oh be sonundaaaa. Şimdi ver elini sandiviç ver elini huzur derken farkettim ki sandiviç hala sınıfta.
 
   50 tane yalan uydurup sınıfa gittim, sandiviçimi alıp geldim. Tam yiyeceğim, biri "Yıldız" dedi. "Birazdan tiyatro seçmeleri başlıyor bedenliklerini giyin de gel."
  Sandiviçe baktım, kıza baktım.... "Yok ya ben giyinmiyim ya..." dedim. Döndüm bizimkilerin yanına oturdum, sandiviçi yiyeceğim şimdi, onlar da canlarım tabi yemişler öğle arası gidip, keyifleri gayet yerinde, "Bence kaçırma Yıldız yani tiyatro bu hem yeteneklisin de ben olsam giderim..." şeklinde gaza başladılar. "Ama ya...tamam" deyip gittim.

  Üstümü değiştim, tiyatro sınıfı toplandı, benim hala KARNIM AÇ, UYKUM VAR, BAŞIM AĞRIYOR, ÜŞENİYORUM, AÇLIKTAN KAYNAKLANAN BİR HALSİZLİK BAŞLAMIŞ.
  Tiyatro hocası konuşmaya başladı, "Haftada en az 3 gün çalışmalıyız. O da en az 3 saat. Yani öğle aralarından okul çıkışlarından haftasonundan fedakarlık yapacaksınız."
 
   Düşündüm...Her gün öğle arası koro var. Haftasonu 16 saat dershanem var. Okul ödevleri var. Sınavlar yaklaşıyor. Karnım aç. Başım ağr....

  Birden beynimdeki tüm şalterler attı. "Yeter lan öldürecek misiniz beni" dedim içimden. "Karnım aç benim. Oy başım. Ne kadar konuştu bunlar da öffff." Birden bana cesaret geldi. Bu neydi böyle yıldızzz neden bu kadar yoruyordum kendimi!  "Yeter be böyle hayat mı olurmuş yapmıyorum tiyatro falan aaa yeter, getirin bana sandiviçimi, yiyeceğim ben onu arkadaşım! Ayrıca korodan falan da bıktım her yıl aynı şarkılar öf be ÖFF" 
   İçimden söylenmeye devam ettim. Hatta konu tee 10 yıl öncesinin olaylarına gitti, anasınıfında hamurumu alan kıza bile söylenmeye başladım. Ama dersin sonunda 'Napıyorsun şimdi tiyatroya gelecek misin?' diye soran hocaya sadece "Ya ben çok yoğunum şu sıralar ama deneyeceğim hihih" diyebildim.

  Zilin çalmasına 5 dakika kalmış, o yüzden bir daha gidip formamı giymem gerekiyordu. Soyunma odalarına gittim, yemin ediyorum içeride 9863258736587362876 tane kız var. Sıkış tıkış giyiniyorlar. İsyan edecektim artık... bu kadar olur. Bir sinirle çıkıp tuvalete gittim ve orada değiştirip çıktım.

  Okul biter ama bendeki bu çile bitmez. Çıkışta 1 saat daha koro çalışması var. Ağlamaklı gözlerle bizimkilerle vedalaşıp koroya gittim. Artık karnım aç başım ağrıyor falan bile demiyorum, artık ölüyorum. Sadece ağzımı oynatabildim, ki bu bile beni yordu. Azmettim, dişimi sıktım ve sonunda çıktım.

  Hemen bitti sanmayın, bu sefer de 2buçuk saat sürecek bir dershane denemesine gitmem gerekiyor. Koro yüzünden geç kalmışım zaten, koştur koştur gidip başladım sınava. Bizimkiler çoktan girip çıkmıştır, inşallah yalnız kalmam diye düşünürken bir baktım onlar da kapıdan yeni giriyorlar..
  "Naptınız benden sonra?" dedim, "Yemek yedik." dediler. Saat akşam 5 buçuk ve ben hala iki gıdım bir şey yiyememişim, benimkiler 3. öğünü yediler.
 
   Neyse sınava girdik....soruları okuyamıyorum. 30uncu türkçe sorusuna geldim, artık ağlayacağım. Darlandım. ÖLÜYORUM. 40a geldim GERÇEKTEN ÖLÜYORUM. Sosyali açtım 25. sorudayım dua etmeye başladım. "Allahım sen bana yardım ettt Allahım çok darlandım öleceğim Allahıııım."
   36. soruda hayatım gözlerimin önünden geçmeye başladı. Matematiğe geldiğimde cenaze törenimi düşünüyordum. Dayanamadım, attım kendimi dışarı.

  Uzunsokakta insanlar üstüme üstüme geliyor, hava o kadar soğuk ki ayaklarımı hissedemiyorum ve ben artık bildiğin babamın annemin numarasını aklımdan geçirmeye başladım. Çünkü şimdi düşeceğim ve kimse benim kimin nesi olduğumu bilemeyecek. Yanımda ne telefon, ne nüfus cuzdanı var. O yüzden bilincim açık bayılmalı ve annemin numarasını aklımda tutmalıyım.
  Ama sandığımdan daha güçlüymüşüm. Dolmuşlara kazasız belasız geldim, indim ve sonra başta anlattığım şekilde evde odama yığıldım. Sonunda bitti.

 Hayır bitmedi.
 Eve gelince farkettim ki bir yığın dershane ödevi var. Şimdi bişey derim yapmayacağım arkadaş.
 Biraz yemek yedim, yatağa uzandım, şimdi iyi gibiyim ama pelt olmuşum resmen. Her yanım ağrıyor.
 
   Sonuç olarak Tiyatroyu başlamadan bırakmaya, Korodan öğretmenler gününden sonra ayrılmaya ve dershane denemelerini asmaya karar verdim. Bir de gücüm sınav denen zımbırtıları yok etmeye yetse, hayat çok güzel olacak.
   Allah kimseye böyle bir gün yaşatmasın, amin.

12 Kasım 2011 Cumartesi

mesafeler

 Küçükken de hep gökyüzünü izleyerek uyurdum. Aya, yıldızlara, bulutlara bakardım. Ay ışığının odama vurması, yıldızların bir yanıp bir sönmeleri ki bu bana hep onların hareket ettiğini düşündürürdü -ki hareket ettiklerine yemin edebilirim- bunlar beni büyüleyen çok basit şeylerdi.
 Her küçük kızın bir dileği vardır. Dilekten çok, körü körüne istediği bir şey. Bu belki bir bebektir ya da yavru bir köpek belki de bir at. Benimkiyse bir yıldızdı. Gökyüzünden bir tane yıldız almak istiyordum.
 Yatağıma yattığımda, öyle hemen uykuya dalmaz, karanlık odayı seyrederdim. Bu zamana kadar hiç perde-kapı kapalı uyuyamadım. Perdeyi sonuna kadar açar, dışarıdan vuran ışıkla mışıl mışıl uyurdum. Hala da öyleyim, sabah uyandığımda karşı binadaki komşuyu bazen balkonda görüyorum ve benim korkunç uyku halimi görüp görmediğini merak edip utanıyorum. Gerçekten, ben uyurken müthiş güzellikte görünen kızlardan değilim. Ağzım gözüm kaymış oluyor genelde, bir keresinde fotoğrafımı çektiler, ordan biliyorum.
  Neyse, dışaırdan gelen ışıkla aydınlanan odaya bakar, gökyüzünden odamın içine bir yıldızın süzüldüğünü hayal ederdim. Benim adım da yıldız, çok iyi arkadaş olurduk. Onu sürekli yanımda taşırdım. Okula giderken de önlüğümün cebine koyardım. Derslerde sıkılırsam, bakardım. Kimseye göstermezdim. Yukarıda çok yıldız var onlar da bi tane alsın bananeee bu benim yıldızıım.
  Ama yıldızlar aslında çok büyükmüş diye duydum ve dilekleri de yerine getiriyorlarmış. İsterse büyük olsun, küçülmesini dilerdim ve küçülürdü. Akşam olunca isterse tekrar büyüyebilirdi.
  Yattığımda onu havaya bırakırdım. Yıldızlar havada asılı kalıyor olmalı. Ona bakarak uyurdum ben de. Korkmazdım karanlıktan.
  Yıldızlar göz kıpabildiğine göre...bence şarkı da söylerler. Benimkisi ikisini aynı anda yapardı. Geldiği yerlerle ilgili masallar anlatırdı bana. Sonra ben üstüne binerdim, birlikte giderdik. Diğer yıldız arkadaşlarıyla tanıştırırdı. Onlarla da çok iyi anlaşırdım, çünkü hepimizin adı Yıldız!
 
  Bir de Ay vardı tabii. Ahh Ay. Şu an gökyüzünün tepesinde. Çok dikkatli bakarsan, üstündeki gri noktaları görebilirsin. Merak ediyorum, eğer Dünya, Ay'dan daha büyük bir meteor çarpma tehlikesi ile karşı karşıya olsa, meteor Ay'a çarpsa, ay da dünyaya uçar mı acaba. Ne kadar büyüktür ki ay? Odama sığar mı?

  Ay'ın aslında Dünya'dan bir parça olduğunu düşünüyorum. Belki bir kaza olmuştur, Ay kopuvermiştir dünyadan. Belki cezadır bu onlara. Çok konuşmuşlardır Güneş Öğretmen ders anlatırken, o da kızmıştır. Bu yüzden de Ay, Güneş gidene kadar bekliyordur. Uzaktan bakıyordur Dünya'ya. Çok yaklaşırsa, denizler kızar. Çok uzaklaşırsa, dünya hastalanır. Bir kereliğine odama gelse olur ama değil mi?

  Ya da ben Ay'a gitsem. Uçabilseydim...bence Ay 5 dakkalık yol. Yıldızdan bunu da dileyebilirim. O kadar da uzak görünmüyor ya. Tamam 10 dakka olsun. Ama çok hızlı uçarsam 5 dakka. Sahi, kuşlar pencere pervazlarına konup elektrik direklerinde oturacaklarına; aya gitsinler. Ay çok güzeldir bence. Pasparlaktır....bembeyazdır. Arkasında ne var ki ayın?
  Ama uzay gemisiyle 6 ay diyorlardı. 5 dakka o yea.

  Her gün günbatımında mutfak balkonuna koşar, güneşe ısrarrrrlaaaaa bakardım. Gözlerim pişerdi,ölürdü ama ben bakardım. Fanta kapağına benziyor batan güneş. Hiç farkettiniz mi? Neler düşünmüşüm çocuk aklımla ya. Fanta kapağı falan. Güneş'e de alerjim vardır halbuki. Ama şimdi bile ne zaman güneş vursa, ben kaşlarımı çatsam, kendimi zorlayıp gülümserim ve güneşe bakarım. Güneşe kaş mı çatılırmış. Bikeresinde tutulmuştu güneş, çok üşümüştüm. 5. sınıftı.

 Sonra ne zaman kış olsa, odamdaki kaloriferin üstünde oturur, pencereden evlere bakardım. Tabii o zamanlar bütün evler tek katlıydı boztepede. Ve ciddi ciddi şimdi pencereden çıksam, bu çatıların üstünden zıplaya zıplaya meydana 5 dakkada giderim diye düşünüyordum. Bunu hala düşünüyorum. Hop o çatıdan, bu çatıya etti sana 5 dakka. Bilemedin 6. Uçulan kaçılan çin filmlerindeki gibi havada süzülürdüm.

  Küçükken mesafeler hiç uzun değildi. Onlar da küçüktü. Ben büyüdükçe, büyüdü mesafeler. Benim boyum uzadı, mesafeler de uzadı. Hele bazı insanlarla aramda Ay'dan, Meydan'dan daha fazla mesafe var.
  Keşke kısa boylu olsaydım da, sevdiğim insanlarla aramda uzaylar olmasaydı.

8 Kasım 2011 Salı

bir kitap, bir barbie ve bir külotlu çorap

  Yıllar yıllar önce, 23 Nisan'da, aklına nereden esti bilmiyorum ama babam beni saçma bir televizyon kanalının -karadeniztv, meltemtv ya da çaytv olabilir bilmiyorum- o güne özel verdiği bir çocuk programına götürdü.
  Yanımda da bir zamanlar McDonalds'tan yediği bir tavukburgerden zehirlenmesiyle çocukluğumu büyük ölçüde etkilemiş anasınıf arkadaşım Buse vardı. (Liseye gelene kadar çocuk menüsü yedim ben...O kadar ki korkuyordum McChicken menüden...)

  Programın sunucusu kısa kahverengi saçlı -şimdilerde herhalde 462748642354625 yaşındadır, çünkü gerçekten yıllar yıllar önceydi- bir kadındı. Hepimiz onun etrafına konulmuş küçük çocuk sandalyelerine oturduk ve program başladı.
 
   Yemin ederim programda ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, benim sürekli arkamızdaki küçük televizyona bakıp ekranda kendimizi görmemi garip bulmamdı. Program boyunca ben o televizyona baktım ve o yüzden program boyunca herkesin kafası kadına dönükken, benim kafam arkaya dönüktü. Ki bu televizyonda da belli oluyordu.
 
   Kadın yanındaki koca çuvalı gösterip, "Eveeet, program bitiminde hepinize çok güzel hediyeler vericeeeez ama aranızda eğer kardeş olanlar varsa, onlar sadece 1 tane hediye alacaklar." dedi. Ben Buse'nin yanında oturuyordum, ikimiz de birbirimize bakıp gülümsedik ve programın sonunu beklemeye başladık. Oyuncaklaaaaaaar hediyeleeeeeeer ay çok heyecanlı!

  Sonra bu kendi kendine konuşup konuşup konuşup durdu, ardından "Neyse efendim reklamlardan sonra tekrar burada olacağızzz" dedi, biz çocuklar "heeeeeeeeey" diye çığlık attık ve ben merakla beklemeye başladım. Çünkü o zamanlar 6buçuk yıllık hayatım boyunca merak ettiğim tek şey; bir programda reklam arası verildiğinde, ne olduğuydu. Hala da merak ederim.

  Eh.. Hiçbir şey olmuyormuş. Oturup, bekliyorsunuz. Sunucu makyajını tazeletiyor ya da su içiyor, bizlerse oturup bekliyoruz. Oysaki ben neler hayal etmiştimmm... Reklam arasında oradakiler o kadar çok eğleniyorlardı ki, bunu bizim bilmememiz, görmememiz için aptal eşya reklamları geçiyordu ekrandan. Mesela belki de Hugo ve Tolga Abi'nin reklam aralarında Hugo stüdyoya geliyordu ama ben hiçbir zaman göremiyordum! Bu yüzden reklam araları benim için çok gizemliydi. Ama meğer...yokmuş öyle bir şey.
 
   Sonra o dayanılmaz çocuk programı devam etti ama ben gerçekten neler olduğunu hatırlamıyorum. Tabi kadını dinlemektense dönüp dönüp kameraya ya da ekranda nasıl göründüğüme baktığım için hiçbir şey hatırlamamam normal. Ama program kapanırken tüm dikkatimi ona yönelttim çünkü hediyeler dağıtacaktı!
 
  Çuvalın ağzı bir açıldı, bebekler, arabalar, peluş ayılar...ben nasssılllll mutluyuuuuuuum. Kadın herkese hediyelerden verdi, Buse de hediyesini alıp çekildi ve bir ben kaldım.
  Kadının önünde gidip durdum ama kadın bana bakmaya devam edince, "Bana vermediniz?" dedim.
  "E kardeşine verdim ya." dedi "Kardeşler sadece 1 hediye alıyor."
  "Ama...Buse benim...kardeşim değil ki...o...ühüo...benim...arkadaşım.."
  "Yaaa öyle miii" dedi kadın ve çuvalın dibini yoklamaya başladı. "Ama tüm oyuncaklar bitti. Bir tek bu kaldı."
 
  Kalan şey....kalan tek şey...bir tane külotluçorap. KÜLOTLUÇORAP. KÜLOTLUUÇORAAAAAAAP
  Gözlerim dolu dolu külotluçorabı elime aldım ve dönüp beni Buseyle kapıda bekleyen babamın yanına gittim. Merakla Buse'nin elindekine baktım.
  Buse'deyse...BİR KİTAP VARDI.

  Yani şimdi bana yazık değil mi bana....Bütün çocukların güzel hediye aldığı pogramdan ben elimde güzel bile olmayan bir külotluçorapla çıkıyorum. Travma geçirsem geçirirdim çok da güzel bir sebepti o külotluçorap.

  Programdan sonra Buse bizim eve geldi. Kitabına baktım, hem de hayvan öyküleri kitabıydı, her sayfasında resimler vardı, ne kadar güzeldi. Ben olsam onu hemen şimdi okumaya başlardım...aaah benim olmalıydı o kitap. Ama Buse pek mutsuz görünüyordu. "Ben barbie bebek istiyordum of ya. Şuna bak. Kitap. Öf."
  "O zaman değişelim mi?"
  "Külotlu çorapla mı? Hayır hayatta olmaz."
  Külotlu çorapla insan günahını bile değişmez be. Demek Buse buna kanmayacak kadar akıllıydı. O zaman daha büyük bir kumar oynamam gerekiyordu.
  "İstersen...benim oyuncaklarımdan biriyle değişelim?"
  "Hııııımmm olur."
  Sonra bütün oyuncaklarımı döküp baktık ama o onları bırakıp benden resmen hayatımın tercihini yapmamı istedi. "Şu barbie bebeği verirsen olur."
  Aslına bakarsanız bende bir sürü orjinal, et bebek dedikleri barbie bebeklerden vardı. Hepsinin de cafcaflı tuvaletleri, küpeleri,çantaları,kanatları vardı. Ama Buse'nin istediği...o özeldi. Çünkü onun kıyafetlerini annemle ben yapmıştık. O olay 2 saat almıştı ki zaten çok güzel bir kıyafeti olmasına rağmen ben illa biz yapacaaaaaaaz diye tutturmuştum.

  Ne kadar başka bebek seeeeç desem de kız Nuh dedi Peygamber demedi. Ben de onu vermek zorunda kaldım. Sanırım o gün hayatımın kararını verdim. Harika elbiseli, müthiş güzellikteki Barbie'mi dandik bir hikaye kitabına değiştim. Ki zaten okumayı da çok bilmiyordum yani. Ama ben kitap için annemin yaptığı bir barbieyi değiştim. Yani bir bakıma, annemle bir kitabı takas ettim...düşünün.
 
  O günden sonra annem epey bir sordu "Senin o bebeğin nerde Yıldız?" diye ama demedim. "Bilmem....şu hikaye kitabımı gördün mü anne? Bulamıyorum."
  Meğersem alçak kız giderken kitabı da almış Barbie'yi de almış. Hain...

6 Kasım 2011 Pazar

bir kemancının günlüğü

 10 Eylül Cumartesi:
 
Sevgili Günlük,
  Tam yazmaya niyetlenmiştim, vazgeçip Harry Potter okumaya karar verdim.
 11 Eylül Pazar:
 
Sevgili Günlük,
  Tam yazacaktım, üsttekini okuyup yine vazgeçtim. Dün kitap falan okumadım çünkü, televizyon izleyip cips yedim. Hhohoho..

  23 Ekim Pazar:  Sevgili Günlük,
  Bugün bana bizim dershanedeki Ramazan ne dedi biliyoğ musun?
  Ne dedi.
  Ne mi dedi?
  Dedi ki dedi.
  Bana dedi ki.
  Sen dedi.
  İstesen de dedi.
  Boğaziçine dedi giremezsin zaten dedi.
  Ben de işte o gün kaynanamla kavga etmiştim Müge Hanım, o yüzden.
  Al dedi çocuklarını da al dedi git dedi.
  git dedi.
  al dedi.
  bi de dershanedeyiz, öptüm.

  28 Ekim Cuma:  Sevgili Günlük,
  Bugün oldukça güzel bir gün. Çünküüü:
  1-)29 Ekim dolayısıyla sadece 4 ders var.
  2-)4 dersin biri boş
  3-)Geri kalan 3 dersin birinde de diğer sınıflarda olduğu gibi matematik sınavı yok.
  HAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHA
  Allahııım ne kadar da havalıyım şu an...aahh....çok havalıyım...zaten çok da güzelim...ya yakıyorum resmen...of...hıhığm....evet....hayat çohoş...evet...
  Nasıl bir tribim nasıl :D

  31 Ekim Pazartesi:   Bu sabah okula giderken dolmuşta görme engelli bir kadın vardı.
  İnene kadar farketmedim. Tam kaldırımda duruyordum ki, birden onun değneği ile kaldırıma çıkmaya çalıştığını farkettim. Gözleri kapalı, benden biraz kısa, ortayaşlı bir bayandı.
  Yenimahalle dolmuşlarına gidecekmiş, okula 5 dakika geciksem kimse ölmez deyip, teyzenin koluna girdim.
  Birlikte durağa gittik, dolmuşa bindi, "Çok sağol canım." dedi. "Ne demek, iyi günler.." dedim. Gülümsedi ve kapalı gözlerini açtı.
  2 mavi göz.
  Ama....çok mavi.
  Ölüm mavisi gibi...
  Gözbebeği yok.
  Çok mavi..
  Gülümseyip gerisingeri fatih dolmuşlarına gittim. Okula gelene kadar da kendimi ağlamamak için zor tuttum. Nereye gidiyordu? Nasıl gidecekti? Ya bir şey olursa?
  O kadar üzüldüm ki, okula geldiğimde bir gariptim. Benim gözlerim vardı. Ama şimdi gözümün gördüğü her şey çok saçma geliyordu. Garip oldum.
  Bu arada sınıfın kaloriferleri çalışmıyor. Biz de ingilizcecilerin zümresinden UFO yu kapıp geldik :D Derslerde bu UFO böyle yüzüme yüzüme vuruyor, ben bir hoş oldum. Dışarda orman manzarası, sınıf loş, ufodan tatlı bir  sıcaklık geliyor, hoca masal anlatıyor derken uyumuş kalmışım tenefüste.
  Okul çıkışında Sude-Aziz-Ben-Aleyna yürümeye başladık. "Bi'şey mi yesek yeea" deyip pastaneye girdik. Salak ben tutturdum puding de puding diye, hepimiz puding aldık.
  Tadı nasıldı...İĞRENÇTİ. İlk kolpayı orda yedik. Resmen kolpa yedik.
  20 metre gittik, fırına geldik. (Pudingleri çöpe atıp içeri girdik) Burdan da Aziz'ler kıymalı, ben çökelekli aldım (bildiğin çökelekliydi. çökelek yani. peynirli değil. çökelek) 2. kolpayı da orda yedik. -----> iğrençti.
  300 metre sonra, bakkala geldik. Geldik gelmesine ama, alacak bir şey bulamadık. İşte 3. kolpayı da böyle yemiş olduk. Aslında ben en büyük kolpayı zamanında ordan sütlaçlı sakız alarak yemiştim. SAKIN. SÜTLAÇLI. SAKIZ. YEME.
  Sonra eve geldim.
  Kapıda kaldım.
  Kapıdan yazıyorum.
  Uykum var.
  Sınav da var.
  Oy.
  Diyorum ki, "Kolpa" diye müzik grubu kuralım, çok süper reklam yapalım, herkes merak edip çoşmak umutlarıyla konsere gelsin ama biz konsere gelmeyip kolpayı bi güzel vuralım. Nasıl? :D
  Süper olur ya. :D

  2 Kasım Çarşamba  Sevgili Günlük,
  Artık bir Sonaycı'yım. YılEcemAz grubu kıymetimi bilemedi. Hıh. Bundan sonra kendimi tamamen Sonay'a adiyiciğim. Adamazsam topuğumdan vur beni git balkondan at beni.
  Ama Aziz'le ben Sonaycı'larla atışırken, Aziz "Ben Onur Kuruluyum, Ecem hem başkan hem en iyi matematikçi. Yıldız da...umm....yıldız da....şey...yıldız." dedi.
  "Aziz?!" dedim şok içinde. "Nasıl benim gruptaki vasıfımın ne olduğunu bulamazsın?" Ne olduysa orda oldu.
  Şu an din dersindeyiz ve kaçıncı sayfada olduğumuz konusunda hiçbir fikrim yok. Onu bırak, kitaptan mı işliyoruz, napıyoruz bilmiyorum. Zaten dersi dinlediğimm yok amaan. Neyse bunu din sınavına girecek aysonundaki Yıldız düşünsün.
  Hah. Ne diyordum?
  Sonay çok ileri görüşlü biri. Ahh Sonay...Onun grubunda olduğum için çoh mutluyum. Benim canım Sonişim....Ha bir de Sude var grupta hıhığm...Neyse.
   Sonay harika bir insan, çok bilge. O konuşunca havada uçan sinek bile susar hıhığğğğğğğğm. Onun gibi bir başkanım olduğu için çok şanslıyım. Allah Sonay'ı Sonaycılar grubunun başından eksik etmesin. :D
  Artık Ramazan'ın "Sen istesen de Boğaziçine giremezsin" lafını aştım. Öğh Boğaziçi çok banal ayooool. Yani iki soru daha çöz de KTÜ ye gir. Iğgh. Boğaziçi de neymiş. Ama ben bu gidişle Boğaziçine girerim ancak, daha çok çalışmalı, KTÜ astronotluk ve uzay kaldırımı mühendisliği almalıyım.
  İşte yarın da ilk sınavımıza giricez, okul 3215. sınavdan gittiği için çok havalıyız. Neyse ben saçımı düğün saçı yaparım o bana uğur getirir.
  Hıhığm
  Evet
  Hıhığm
  Evewt
  Ay o kadar mutluyuum kii sonişimleee , içimden şarkı söylemek geliyorrrrr.
  Bir
  Bir.
  Biri
  Biri
 -lerine
  Bakağ
  r
  Bakar
  Bakar
  Dururm.

 Not: EcemAz grubuna süper gizli darbemizi 11.11.11 de vuruciğiz. Kimseye deme. Hıhıhğm. Sakın. Çok gizli darbe.
  Öptüm,
  Yıldız

 Not: Sonay çoh ileri görüşlü biri.
        Can Sonay.
       Cano Sonay.
      Canım Sonay.
  Bak Aleyna sen de yola gelmelisin bence. Nadide'nin (who has düz hair) 2. tercihisin bakkkk.


orjinal metinlerden alınmıştır, arada atlanan sayfalar da mevcut. öperim :D

16 Ekim 2011 Pazar

Elif Naz

  Elif Naz benim bu dünyada tanıyıp sevdiğim, sevip tanıdığım, aşşırı sevdiğim, sevdiğim aşşırı insanlardan biridir. Okullarımızın farklı olması nedeniyle -ki annem ben bu konuda ne zaman bir oof oof desem hemen 'azcuk daha çalışaydın da gireydin fen lisesineeeee mal' demeye başlıyor- uzun süredir görüşemiyorduk. Taaaa kiiiiii geçen Cuma'ya kadar.

  1 hafta öncesinden buluşma kararı aldık. O saati ve günü belirledi -Cuma, 4:30 Meydan- banaysa yemek yerini belirlemek kalmıştı. Ki bu... çok stresli bir iş!
  Her şeyin güzel gitmesini istediğimden 3 günüm yemek yeri düşünmekle geçti. Bu esnada okulda her güün bisürü kişi gelip "Ay Yıldıızzz, Elif Naz'la buluşacakmışsınııız diye duydummm, öyle mii, ne zaman, nerde " şeklinde sorular soruyordu. Bense bu sorular gelirken "Nan...acaba şöyle güzel bi porsiyon iskender yeyip üstüne künefe mi yesek..." diye düşünmeye başladım. "Allaaah süper olur gidelim iskender yiyelim ooh canım da çekti" dedim ve yemek olayını tamamlamış oldum.
  Günler geçmeye devam ederken; 10 kişi selam iletmemi söyledi, 5 kişi elif nazla ilgili birkaç anısını anlattı, 2 kişi 'biz önceki gün buluştuk çatlaaa' şeklinde trip attı, 3 kişi elif nazın kim olduğunu sordu, 8 kişi onun ne kadar harika bir insan olduğu konusunda bana katıldı veeee 1 kişi gelip "Ay inanmıyorum yıldız." dedi.
  "Noldu?"
  "Elif Naz'la iskender&künefe yiyecekmişsiniz diye duydum..ciddi misin?"
  "Ned..."
  "Şaka yaptın di mi, o yenir mi be öyle öğ."
  "..."        Valla benim canım şu an bile çok çekiyo ne deseydim ki...
  "Yıldız?"
  "AHAHAHAHAHAHAHAHA Ayyooool (ayol ?!) Elif Naz anlamamış mı ki onu ben şaka yaptım hahahahaha. Ay ilaaahiiii elif naaz.."
  "Yooo o gayet ciddi ciddi iskender yicez dedi."
  "Yok kız şakaydı o."
  "Çünkü Elif Naz bu yani beğenmez öyle her yeri de."
  "Nasıl yerleri sever ki?"
  "Bilmiyorum o zaten pek evden çıkmıyo :D Ama geçen hafta bizimle Edward's a geldi seviyo orayı galiba."
  "Hıımm."        Zaten ben de edwardsı çok severim, burası neden daha önce aklıma gelmedi ki? Ama iskender kraldır.
  "Görüşürüüüüüüz"

  İçimden bu ne ya başbakanla mı buluşuyorum ben allah allah, diye düşünmeye başladım. Hayır yani bizim Elif Naz, benim canım ciğerim en sevdiğim Elif Naz, ama dediğim gibi pek vakit geçiremiyoruz -KAZANAYDIN FEN LİSESİİNİİİ- Sanki Ben Rusya Başbakanı, o da Fransız Başbakanı, buluşuyoruz, tüm Trabzon'un dilinde buluşmamız. :D

  Ama gerçekten de öyleydi sanki .Ben o kadar heyecanlıydım ki, bütün hafta evde "ANNE BEN ELİF NAZLA BULUŞUCAM."
  "ELİF NAZLA BULUŞUYORUZ İŞTE 2 GÜN SONRA."
  "YA ELİF NAZI TANISAN ÇOK SEVERSİN CANIM YA"
  "ODASINI DA HEP TOPLAR...BEBEK PUDRASI KOKUYO ONUN ODASI YAAA ÇOK SEVERSİN TANISAN."
  "Odasını mı toplar? Ha senin gibi değil yani...hıığğğğğğm.."
  "SUS KIZ."
  "ANNE İŞTE ELİF NAZLA BULUŞUCAZ YARIN. BEKLEME BENİ GEÇ GELİRİM BEN"
  "AY ÇOK HEYECANLIYIM SONUNDA ELİF NALA BULUŞUCAZ YAA"
 
  Elif Naz'a da seni edward's'a götürcem dedim, iskenderi maziye gömdüm dıdıdıdım...ve sonunda o gün gelip çattı. "Anne ben bugün elif nazla buluşuyorum, OK?!"
  "Hımm...ay ben yemiycem öğle arasında, elif nazla buluşucaz, OK?!"
  "Yok çıkışta yürümeyeyim ben meydana, elif nazla buluşuyoruz, OK?"
  "Ya ben bugün gelemem kursa...elif nazla buluşucam OK?!"
  Öyle öyle diye diye Edward's a gelmem gerekenden 20 dakika erken gelip, oturdum. Oturdum, menü geldi, "Ay ben arkadaşımla buluşucam, o gelince söylerim, OK?!" deyip gönderdim garsonu. 20 dakika geçti, buçuğu 10 dakika daha geçti, menü tekrar gelince bir kahve söyledim. 10 dakika daha geçti, acaba beni meydanda mı bekliyodu? Oturup beyin gücümle "elif naz...edward's a gel..secret yapıyorum..duyuyo musun beni? elif naz...geeeeel...geeeeeeeel" diye çağırmaya başladım. Bir 5 dakika daha geçti ama gelen giden yoktu.  Yoksa...yoksaaa....
  "Ya siz kahveyi biraz bekletin, arkadaşım daha gelmedi, ben onu bulayım, geliyorum" deyip çıktım.
  Tüm meydanı dolandım, uzunsokağı turladım, herkesin suratına baktım, yok yok yok. İşte bu gibi durumlar için insanlar telefon kullanırlar. Ben okula telefon getirmem normalde. Ama o gün elif naz için getirecektim, bizimkilerden biri "müdür arama yapacakmış diye duydum" deyince getirmedim. Sonra bi yerden telefon bulsam diye düşünürken, tesadüf bu ya, karşıma en yakın arkadaşlarımdan bir başkası Hilal KOO çıktı. -onu da epey duymuşsunuzdur :D- Hilalin suratına bile bakmadan, elindeki telefonu kaptım. "Noluyo ya..."
  "HİLAL BENİMLE EDWARD'S A GEL BİRAZ ELİF NAZI BULAMADIM"
  "Eneee siz hala buluşmadınız mı?"
  Gidip tekrar kafeye oturduk. Facebook'tan elif naz bir sürü mesaj atmıştı.
  "OHA BEKLEMEKTEN AĞAÇ OLDUM YAZMIŞ O DAAA."
  "EVET YILDIZ" 
  Bu ses....
  ELİF NAZ!
  "ELİF NAZ!"
  "YILDIZ!"
  "Yıldız telefonumu ver anam bekliyi.."
  "HİLAL!"
  "Sonunda birbrinizi bulduğunuza göre, ben artık kalkayım canlar.. :D"
  Böylece elif nazla oturduk.
  "Kızım nerdesin..dedim bu yıldız beni ekti heralde gelmiyo :D"
  "Ya ben seni burda bekliyoduum, sen nerde bekliyodun?"
  "Ben tüm meydanı dolandım, sizin okuldan bir yığın insan gördüm, hepsini durdurup soracaktım yıldızı gördünüz mü? diye ama bunlar nerden bilecek ki buluşcağımızı dedim, sormadım."   Ahaha ohoo elif naz :D
  O sırada telefonu çaldı.
  "Alo, anne tamam buluştum, yıldızla."
  "Buluştunuz mu? Tamam sonunda." 
  "ElifNaz ya ben seni burda bekledim, sonra kalktım meydana baktım, sonra tekrar geldim."
  "10 dakika önce ben burdaydım, bu beni kesin edward's da bekliyodur deyip geldim birden, ama yoktun."
  "Enee ben de bu heralde dışarda bekliyo deyip çıktımmmm."
  "Epey aradım senii. Bi ara meşgule atıldı."
  "Ahaha annem kapamıştır. :D "
  "Kadın demiştir artık bu ne böyle en az 17 kere aramışımdır :D"
 

  Sonra yemek söyleyip sohbet etmeye başladık. Onun dediğine göre ona da bütün hafta boyunca bisürü kişi gelip "Pişuy'la mı buluşcaksın?" demiş. O da tüm hafta herkese "Ben yıldızla buluşcam OOOOK?" deyip durmuş :D Annesine durup durup sürekli "YILDIZLA BULUŞYORUZ İŞTE BİZ HIHIM" demiş. Hatta "Herkes tanıyo seni bizim okulda ya..ünlüsün resmen kızım..bana gelip sordular hep." dedi. Ben de "ASIL SEEEN" diye başladım. İkimiz de ünlüymüşüz, haha. haha. haha.
  Buraya yazsam 10 sayfa sürecek muhabbetlerden sonra, kasada hesap öderken, kasiyer bana gülüp "Buldun mu sonunda arkadaşını?" dedi.
  "Bak Elif Naz kasiyer bile tanıyo artık seni.." gülerek çıktık.
  Amaaa yemek yerken elif naz bana ne dedi sizce? "Valla ben iskender künefe yiyeceğimizi duyunca canım bir çekti yıldız var ya ufufu..." YAA ELİF NAZ DA BENİM GİBİ İŞTE ÇEKER ONUN DA CANI!
 
  Çıktıktan sonra, Elif Naz'ın canı aşure çekti. Biz de aşure yemeye tat pizzaya gittik. Ben pek sevmem, o yüzden almadım, sonra onun aşuresi önüne geldi, taaaaam bir kaşık alacaktııı kiii DIRKŞ. Birden tüm meydanda elektrikler kesildi.
  "Elif naaaaz, bulabildin mi ağzını yiyo musun şu an? :D"
  "Ahahaha yiyorum yiyorum çok güzelmiş :D"
  "Aha da kesildi elektrikler..."
  "Bi de yazdığın günlüğü okuyacaktık yaaaa" -birlikte ingiltereye gittik ben günlük tuttum o günlükte öyle komik şeyler öyle entikalar var ki okurken çatladık gülmekten :D-
  "Mum yakalım mum :D"
  "Eee millet maç da izleyemeyecek şimdi ehehe."
  Sonra ben annemi aradım "ALO ANNE BEN ELİF NAZIN YANINDAYIM BİLİYOSUN Dİ Mİ? ELİF NAZLA BULUŞTUM BEN.."
  "BİLİYORUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUM. erken gel."
  "YEEK YEA GEÇ GELCEM BEN."
  "7 yi geçme."
  Daha sonra elektrikler geldi, o aşuresini yemeye devam ederken ben lavoboya gittim. İşte tam kabinden ellerimi yıkamak için çıkıcam, kapıyı yavaşça bi açtım, bi adam ellerini yıkıyo. Hİİİ  deyip geri kapattım. "Allahııım erkekler tuvaletine mi girdim ben yaaaaaa "deyipkapıyı kitledim ve  beklemeye başladım. Bekliyorum ki şu ışık sönsün, yani içerdekiler çıksın, çıkayım. 10 dakka geçti, hala biri var tuvalette. Kızcağız "bu deliğe mi düştü yeeea" diye düşünecek sonunda deyip kapıyı yavaşça tekrar açtım, etrafa bakındım ve birden elif naz kapının önüne eğildi.
  "Napıyosun orda :D"
  "Burda erkek mi vardı az önce?"
  "Ahahaahaha eveet. Senin girdiğin kabin kızlar için, bak burası erkekler için."
  "Ohh be. Dedim erkekler tuvaletine girdim heralde."
  "Anladım evet :D Çünkü bi ara kapıyı açıp geri kapadın."
  "İçerdeki sen miydiiiiin :D"
  "Evet adam elini yıkadı gitti, ben bekliyodum çık diye çıkmadın :D"
  "Ses versene kızım :D"
  "Dedim yıldız burdayım diye, duymadın mı?"
  "Yooo"
 
  Aşureyi de yedikten sonra çıkıp sokalarda turlamaya başladık. Tam bir köşeden dödüğümüz esnada...
  "Ya sonra işte o da dedi ki....Hİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ"
  Üzerimize 50 ye yakın meşaleli adamlar yürüyordu! Gerisingeriye çektim Elif Naz'ı. Ama sonra devam ettik, meğersem eylem yapıyorlarmış, korkacak bişey yokmuş. "Ama meşaleleer güzeldi yeeaa." dedim. "Bana bi tane verseler ben de yürürdüm onlarla :D"
  "Survivor'daki gibi :D Ben gelirken de polisler kovalıyodu birilerini. Gelirken korktum, yıldıza mı bir şey oldu apaçilere falan mı bulaştı dedim. :D:D"
 "SusQız."

  Epey yürüyüp, epey konuştuktan sonra, dolmuş duraklarının orda ayrıldık. Ben bindim dolmuşa, elif naza el salladım, sonra gitmeye başladık.
  Ama dolmuş bir lahmacun-döner kokuyor, bir kötü kokuyor anlatamam. Yanımda da yaşlı bir amca oturuyordu. "Herhalde amca lahmacun almış...aman neyse" dedim. Ben böyle düşünür düşünmez amca bana dönüp "Kızım lahmacun döner falan mı yedin?" demez mi O.O ben kaldııııııııııım şaşırdıııııım.
  "Yok yok....ama evet var bi koku...."
 Yol boyunca bir utandım bir utandım. Hayır ben lahmacun yemedim, ama yine de utandım adam öyle deyince :D Sonra dolmuş eve yaklaştı da uçarcasına indim. Çok utandım ama ya :D Ben amcadan şüphelendim, amca benden şüphelenmiş...Ama meğersem arkadaki kadınlar almış lahmacunu. Yaaa....
  Eve geldiğimde o kadar yorgundum ki, direk yattım.
  Ve telefonuma baktığımda, 17 tane cevapsız arama vardı.
  16 sı Elif Naz'dan, biriyse Babamdan.
  TUTTURAMADIII HOHOHOHO.
 
 

  soldan sağa ben, elif naz
 

Azizz

  En rahat kıyafetlerimi giydim, saçlarımı en tepeden topuz yaptım, yüzümü iyice yıkadım, yemek yedim, sandalyeme oturdum,merlin izledim, arthur'un umutla geçen 4 sezonun ardından sonunda kral olduğunu gördüm veeeeeee yazmaya hazırım!

  Bu hafta ya da bu ay, başlıklarda, sevdiğim arkadaşlarıma, ya da herhangi birine ait isimleri bolca göreceksiniz. Tabii buna Aziz'le başlamazsak büyük bir terbiyesizlik olur diye düşünüyorum. Ki bugün yaşadığımız malca şeylerden sonra aldım bu fikri.
 
 Sanırım her şey dün dershanede başladı. Ben dershaneye en son kayıt olduğum için, şüphesiz en dandirik yer de bana ait. -Bu hep böyle olur zaten. Siz siz olun SAKIN DERSHANEYE GEÇ BAŞLAMAYIN-
İlk hafta sıram o kadar öndeydi ki, hocaya hocadan daha yakındım YEMİN EDİYORUM ÖYLEYDİM  Bakın buraya temsili bir resim koyuyorum;
 
   Bakın gördüğünüz üzre, sınıf zaten dershanenin en KÜÇÜK sınıfı. Normalde 8 kişilik ama beni sınıf arkadaşlarımdan ve seviyemdeki dilcilerden ayırmak istemedikleri için, ortaya böyle bir saçmalık doğmuş oldu. Ama sonra, zamanla en öndeki yerimde çoğu şeyi engellemeye başladığımdan -hocanın hareket kaabiliyetini ve tahtayı kullanmasını gibi, sıramla tahta arasında sıkışıp çıkamıyordu, - benim yerimi değiştirdiler.;
 

  Yani....
  Her koşulda çok berbat bir yerde oturuyorum ben. :D
  Sınıftaki her sıra her açıdan mükemmel...Sanarsınız çeşitli hesaplamalar sonucunda kusursuz bir simetriyle oralara konuşlmuşlar. AMA BENİMKİ?!  Ne girebiliyorum ne çıkabiliyorum ve...VEEE... Allahım bu en kötüsü. Mor kutucuklu yerde bir apaçi oturuyor. :D

  Ya şimdi apaçi de değil ama...nedir ki o? Apaçi ya. Apaçi işte :D
  Ve bu çocuk bir gün testlerini getirmemiş, bana "Getirmedim ben o testleri yhhhha." dedi. Ben de "hımm..öyle mi...hıım..." deyip önüme döndüm, sonra birden paat diye bi ses, bi baktım sırasını benimkine dayamış. Sonra da testleri elimden kapıp ortamıza koydu.
  Bir şey diyemeden mal gibi kaldım öyle. O ders nasıl geçti inanın bilmiyorum. Ama hiç zilin çalmasına bu denli sevinmemiştim. Ondan sonra bu çocuk her hafta bunu yapmaya başladı. İşte dün de böyle oldu, gene test getirmemiş, dayadı sırasını benimkine, kafamı bi çevirdim, aziz gülmekten mosmor olmuş artık. Daha doğrusu gülememekten.
  "Ulan aziz..." deyip gözlerimi kısarak baktım ama gerçekten o kadar komik, acınası bir durumdaydım ki ben de gülmeye başladım.

  Bugün o çocuk gelmeyince, derin bir oh çektim. Aziz'le çıktık öğle arasına, ne yapsak ne yapsak, hep birlikte RA'ya gidelim dedik. Bir gittik, tüm trabzon orda. İlkokul arkadaşlarım, yaz kampından arkadaşlarım, ELİF NAZ <3, normal okuldan arkadaşlarım...böyle birini öpüyorum, öteki geliyo. Ötekini öpüyorum, içeri yeni biri geliyo derken kendimi bayramlaşma merasimlerinden birindeymiş gibi hissettim. Aziz durup "Aha şimdi şu kapıdan yıllardır kayıp ikizim de çıkıp gelecek tam olcaz" dedi. :D Sonunda herkes gidince ben de kitaplarla baş başa kalabildim ve gördüğüm ilk şey....SECRET'IN İKİNCİSİ oldu.

  SECRET'IN İKİNCİSİ ÇIKMIŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞŞ.
  Bunun adı da POWER. Arttık POWER cıyım. Kısmet&Nasip ikilisi artık benim için SECRET&POWER. Hemmeeen bir dakika bile düşünmeden aldım ve çıktık.
  Derse 10 dakika vardı ama biz hala bir şey yememiştik. Kiler'e gidip abur cubur alalım, dedim böylece marketin önüne geldik.
  İçeri giricez, kapının önünde duruyorum, kapı açılmıyo. Sonra nolduğunu anlayınca başımı öne eğip çaktırmadan diğer kapıya yürümeye başladım ama tabi aziz arkamdan "Koskoca çıkış yazıyo orda asdhdghasdgas" şeklinde gülmeye devam ediyodu pislik :D "Bir şey mi oldu Aziz?! Neden gülüyosun?! Noldu?!" :D
   2 tane çilekli gazoz ve 1 poşet bisküvi ile döndük.

  Azizle dersteki bakışmalarımız çok komik. Bazen öyle bi oluyo ki, biri çok saçma bir şey diyo, azizle göz göze gelip kafalarımızı sallıyoruz "hıhığm evet hıhığğm..." deyip ellerimizi birleştiriyoruz ve birden gülmeye başlıyoruz. Bugün hoca Shall/Shan't anlatırken, Aziz'in sorduğu bir soruya cevaben "You shall diye bir şey bilmiyorum ben" dedi. Ben de "Hocam Gandalf ne derse o 'you shall not pass'." dedim sonra cevap yanlış çıkınca Aziz'e dönüp "Valla ben Gandalf'ın hatrına böyle yaptım" dedim yarıldık :D
 
  Tenefüs oldu, girdik benim twitter adresime, twit atıyorum, bu mal yarısında çat diye fareye basıp kesiyo twiti. "Aziz bi du.." yazmaya başladım onu da kesti, sonra birden twit gitmedi. Ben de "aha böyle kalırsın işte" yazdım, bastım, yine gitmedi. O da onun yanına, "ahaha asıl sen böyle kalırsın yazdı", bastı, internet kapandı, "Aha da kaldık" dedi yine güldük :D
 
  Çıkışta da durağa giderken, konusu nerden açıldı bilmiyorum ama "Biz en son 8. sınıfta fotoğraf çekildik haa.." dedim.
  "Ahgashdsag o fotoğrafı da çekildikten yıllar sonra arşivlerin içinde bulduk"
  "AAAAAAAAAAAAAAA yanımda fotoğraf makinasıı vaaar ki beniiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiim"
  "Yaa hayır çekmeee. Çok tipsizim bugün. Bi yağmur yağsın ben bi SeQSY olayım, öyle çek"
  "DHFKFSSD Ya bi git :D Secret kitabımı tut, ben de bulayım makinayı.."
  "Secret yapayım o zaman ben de -aziz secreta inanmaz-. Ey secreeeeeet, foroğraf makinası düşsün kırılsın bişey olsun çekemesin beni secret secret secret."
  "Yeeek yeeea aha da çekiyorum..çektiim"
  Sonra fotoğraf makinasının kabı yere düştü. "AZİZ?!"
  "AHAAAAAA ?!"
  "Makina onun içinde olsaydı bitirirdim seni, ya bu resim olmamış, hadi bidaha çekiyorum."
  "Tımam.."
  "..."
  "..."
  "Hİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ"
  "Noldu?"
  "Çekmemiş, çünkü şarjı bitmiş!"
  "Ahaa...SECRET! İNANMIYORUM"

  O anda azize bir ışık indi ve secretı okuma kararı aldı. Bana bak aziz bu secretı bana karşı kullanırsan böyle, engin bilgilerimi sana karşı kullanmaktan çekinmem. Sonuçta ben mastır digriiiiimi yapmış bir sikrıtçı olaraktan......... adfghjkl :D
 
  

27 Eylül 2011 Salı

doğduğum ev

  Şu an oturduğumuz evin de aralarında bulunduğu, trabzonun artık ünlüüü taş, drıkş diye dikme jenga sitelerine çıkan Boztepe Mahallesi'nin ana yolunda, -ki ben bunu şiddetle kınıyorum. boztepe eskiden fındıklıklarıyla ünlüydü, camınız açık süremezdiniz arabayı, içeri doluşurdu fındıklar- yaklaşık 2-3 haftadır bir doğalgaz boru döşeme çalışması var.
  Trabzonu bilirsiniz, aynı yere çıkan 40 tane yol vardır. Kimi daracık mahalle aralarından geçer, kiminde iki araba yan yana yarış bile yapabilir, kimisi top oynayan çocuklardan dolayı şen şakrak ama tıkalıdır ve kimisi de ıssız, terkedilmiş gibidir. Ama hepsi aynı yere çıkar; nereye gitmek istersen, oraya.
  Hal böyle olunca, dolmuşçular ve diğer tüm şöförler işte bu arka-ara sokaklardan boztepeye çıkan bir yol keşfetmek durumunda kaldılar ve buldular da! Hem de doğalgaz çalışması için kapatılan yolun başlangıcının hemen sağ tarafında, küçük bir fotoğrafçı dükkanının yanında.

  Her şey okulun ilk günü eve dönmek için bindiğim dolmuşta başladı. Yolun kapandığını zaten önceki günden biliyordum, ama genelde babam daha farklı rotalar izlediği için -babamın bir araba sürüşü var, binince aynen şöyle oluyorum; "DUURRRR YAVAŞLAAAA1 ORASI ÇOK DAR GEÇEMEZSİİİİN! NASI GEÇTİİİN?! YAVAŞ GİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİT! ÇARPCAAAN YAAAAAAAAA" beni okula 5 dakikada getirdiğini hatırlıyorum BOZTEPEDEN BİZİM OKULA BEŞ DAKİKA.- daha önce hiç görmemiştim.
   Neyse; cam kenarına oturdum, gitmeye başladık. Az ilerledikten sonra dolmuşçu size bahsettiğim başlangıç yerinden hooop sağa kırdı ve dar bir yola saptı. İşte her şey o dönüşten sonraki 1 dakika içinde oldu.

  Bir ev vardı...
  Eski, tarihi, güzel...yok yok....muhteşem bir ev. Boyası yer yer...hatta her yerinde dökülmüştü, bahçe duvarı ve duvarla beraber bahçesindeki tarihi bir çeşme yıkılmıştı. Kimbilir kaç genç kızın, çocuğun, çiçek sulamak için eğilen babaannelerin, kahve içen dedelerin açıp dışarıyı seyrettiği camları kırık, pervazlarıysa...kırıktan da beter durumdaydı. Unutulmuştu, sitemliydi. "Ne tarihler, ne kuşaklar görüp geçirdim ben....şu halime bak...peeh" der gibiydi hali. O an dolmuşa "müsaiit bi yerdeee" deyip inmek, eve bakmak istedim, ama o kadar kısa bir süre için gördüm ki onu, daha şaşkınlığımı atamadan hoooop eve varmıştık bile.
 
   O günden sonra sürrekkli o evi düşünmeye başladım. Dolmuşla yanından her geçişimde dikkatlice bakıyor, arkamı dönüp bakıyor, boynumu güvercin kafası gibi döndürrrüüüp döndüürüüüp her açıdan bakmaya çalışıyordum. Eski evlere olan aşkımı biliyorsunuz, trabzonda kaç ev görüp de "ben bunu restore ediceeem!" demişliğim vardır...Edicem de, tarihi evleri yaşatma ve evlat edinme vakfı kurup evleri tamir edip, değer bilen bir aileye satıcam. Ordan gelen parayla başka bir evi tamir edip, satıcam. Sonra daaa gid...bi dakika tüm planlarımı açıklamayayım öhöm.

  Bu sabah kahvaltı yaparken anneme o evden bahsettim. Birden gözlerini faltaşı gibi açıp "O evii biliyoruuum!" dedi. "Tabi biliyorum o evi! İşte biz o sokakta oturuyorduk, o evin hemen yanındaki apartmanda. Sen de orada doğdun. Ahh hep imrenerek bakardım o eve, benim olsun isterdim."
  "Nasıı yaaaa, gerçekten mi?" dedim. Sonunda nereli olduğum ortaya çıkmıştı! (+Nerelisin? -Trabzon. +Neresinden? -Imm...meydan? çok konuşma geçti böyle çooooook)
  "Orası hala boş mu? Biz orda otururken de boştu."
  "Ya..."
  Hiii....ne kadar yalnız, ne kadar unutulmuş... Resmen oturup ağlayabilirdim o evin düştüğü hal için. Öyle olunca onu daha da çok sevdim ve açıkçası doğduğum evin de onunu hemen bitişiğinde olması beni çok etkiledi. Böyle küçük tesadüfler beni oldum olası derinden etkilemiştir zaten.

  Evden çıktıktan sonra pür dikkat kesilip o eve gülümsedim ve beni görmesini umarak baktım. Okula gelince de bunları hemen koşup Aziz'e anlattım.
  "Aaa orası mı?" dedi. "Biz de o apartmanın hemen karşısındaki apartmanda oturuyoduk işte! Hatta o yandaki fotoğrafçıda çektirmiştim fotoğraflarımı.."

  11 yıllık arkadaşımın, kardeşimden öte insanın, onu henüz tanımazken ve küçük bir bebekken karşı apartmandan komşum olması...işte beni etkileyen asıl bu oldu. Ve evi daha da çok sevdim.

19 Eylül 2011 Pazartesi

ilk günün azizliği

   Bu yaz hiçbir şekilde ve hiçbiiir koşulda ben "ay okul açılsın yea" demedim. Hayır efendim, asla. Sıkıntıdan kafam patlamadı ama patladıysa bile demedim. Çünkü hayatımdan gayet memnundum; yeni yerler,yabancı arkadaşlar,uzun seyahatler,deniz-havuz-kaydırak-disco,sosyal etkinlikler.. gayet güzel bi yaşantım vardı. (Disco dediğime bakmayın, üç yaşındaki bebeklere çocuk dansları yaptıran animatörlerden biri gibi bişeydim.Çocuk dansı yapıp oturuyodum o kadar. :D)
  Ama her şeye rağmen okullar açılacağı için de mutluydum tabii! Arkadaşlarımı çok özlemiştim, ortamı çok özlemiştim ve de 11. sınıf danası olmanın büyük heyecanı vardı içimde.. Fakat bu da diğer bloglarda geçen yaşantılarımda görebileceğiniz üzre, beklediğim gibi gitmedi.

  Bi kase nesquik yedikten sonra -reklam karşılığında bedava nesquik alıyorum- hemen üstümü değişip saçlarımı yaptım ve evden çıktım. Meydanda Aleyna -sınıf arkadaşım- ile buluşup okula geldik. Tabii ben okul bahçesine girip arkadaşlarımı görünce falan resmen krizlere girdim, kalbim sıkıştı, çok mutlu oldum, sevgi kebeleği oldum. Herkesle sarıldık,öpüştük falaan derken bi yarımsaatim gülmekten ağzım yırtılmış bi vaziyette "aaaa X seni çok özlemişim a Y nasılsıııııııın" diye sarılarak geçti, çok mutluydum çok güzeldi.
  Ardından müdür bey açılış konuşmasını yaptı, biraz güldük, alkışladık, sonra sıradan dağılıp hocalarla muhabbet ettik sonraaa yollandık sınıfımızaaaaa. Sınıfımız yine okulun dışında, biliyorsunuz. Okuldan yine kopuk, yine küçük bir sınıfız. -ARTIK ZİL SESİNİ DUYABİLİYORUZ AMAAAAAAA- Tabi bu sınıf temizlikçilerin bile unuttuğu bi sınıf olduğu için, resmen içeriyi b*k -sansürlemediğimde reklamdan aldığım nesquiklerime haciz geliyor- götürüyodu. Pisssss, toooz, toooooooz, TOOOOOZ.. Ve ben de hepinizin tahmin edebileceği gibi gidip, sanki benim bunu yapmam için hemen sınıfın yanına bırakılmış bir kova ile toz bezini alıp sıraların,dolabın,masanın,bilgisayarın falan tozunu aldım. Ötekiler de ıslak mendiller, peçeteler, bezler derken sınıfı temizledik...Ama toz almak benim resmen kaderim olmuş yaa nereye gitsem peşimde! Tatilden eve döndüğümde valizimi kapının yanına bıraktım, ayakkabılarımı çıkardım, annem elime bezi tutuşturdu o derece.Yok yok büyü var bende kesin...toz büyüsü...
  İngilizceci sınıf hocaamıız Özden hocayı da epey özlemişim. İlk ders öyle sohbet muhabbet tatil anıları dzart zurt güzel geçti. Sonra ikinci ders gelmedi, üçüncü derse bi dil anlatımcı girdi aşıırı sıkıldım sevmedim, dördüncü derste de o vardı daha da sıkıntı bastı beni darlandım, öğle arası zili çaldığında dünyanın en mutlu insanı bendim. Zıplaya hoplaya, hoplaya zıplaya çıktım.
   Gittik kantine işte sıradayız, bi arkadaşım var;
   "Ya Yıldız.hahahahajhahaha." dedi "..bizim sınıfta hahahahahhaha sizin eski 9. sınıf resimleri hahhahaha var ay seninki neydi öyle hagffdghgffdfoahahahaha çok güldük ona yaa aşşırı güldük ona hahahahhaaohohoh.."
   Ben de suratımı ekşiterek kafamı salladım. "Hıııımmm"
  "Ay tiksindim resmen hahahaha çok kötüydü OHAHAHAHAHAHHA AHAHAHA AAAY ÇOK KÖTÜYDÜ.."

 İŞTE ŞİMDİ NEDEN BENİM 9. SINIFTAN NEFRET ETTİĞİMİ ANLADINIZ MI HA ANLADINIZ MI? 

  Bir gün gelecek de biri bana bunu diyecek diye çok korkuyordum zaten ve "bu yıl harika bir yıl olacak hihihi secret yapayım hihihih" dediğim bu lanet yılın ilk gününde bu suratıma dırrrkş diye vuruldu. Hatırlamak bile istemiyorum o zamanları ama maalesef o yıl, lise1 yılı, benim sınıf fotoğrafımda...kafam...benim kafam....vesikalığa sığmamıştı... Evet..
   Herkesin normal boyutlarda küçük bir kafası vardı. Normal gülümsemişlerdi, çirkin çıksalar da -herkes çirkin çıkar- gayet normallerdi. Ama ben? Benim kafam zaten büyük, bi de adam zoomlamış mı, yakın mı çekmiş, kesince mi büyümüş, artık ne olmuşsa benim kafam fotoğrafa sığmamış arkadaş...sadece kafamım yarısı var yani...amblem gözükmediği için alnıma yapıştırmışlar amblemi öyle bi kötü.
   Sınıfın en arkasına ya da en önüne...nereye giderseniz gidin, o kafa diğerlerinin arasından çok net seçiliyordu lan? "Anaaa o yıldızın kafası değil mi ohahahah burdan bile görülüyor ayı kafası resmen o" bile diyenler olmuştu...ve kimse bunları sessiz söyleme zahmetine bile girmiyordu çünkü, bilinen bir gerçeği söylemekten utanmazsın. Evet maalesef.
   Ben bir yıl kimlik kartımda bunun utancını yaşadım, yaktım kartı. Şimdi 11 olmama rağmen bu lanetli fotoğraf peşimi bırakmadı, görüyorsunuz. Bununla yüzleşiyorum hala YÜZLEŞİYORUM.
  Ya bugün benimle dalga geçen o malum erkeğe ne demeli...allahııım.. beni HER gördüğü yerde güldü lan! Yarıldı resmen gülmekten...ayıptır, günahtır, ben tamam dedikçe gülüyo yazık değil mi ben de insan evladıyım yani kafam caillou nun kafasından büyük ama napayım, zaten beynimden asla silinmeyecek bir dokuzuncu sınıf fotoğrafım var, bütün gün onun bi taraflarıyla gülmesi beni iyice depresyona soktu anlayacağınız.
  Öyle keyifsiz bi öğle arası geçirdim, konuşmayı arzuladığım bazı insanlarla da konuşamadım, kafamda "allahım o resim neden hala orda...geçen yıl kimler gördü acaba onu...ulan ben de mal kafa hiç aklıma gelmedi gidip almak o resmi...ya of yaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa" düşünceleri dönerken yemek bile yiyemedim bırakın konuşmayı.
   Ardından tarih dersi oldu resmen ağlayacağım artık, aklımda o fotoğraf, sınıf sıcak, hocanın zırvaladığı şeyler çok sıkıcı, benim moral sıfır. Bu arada tüm hocalarımız erkek yaaaaa hepsi de sıkıcı insanların teki yani. Nihat hocacığım yok bi kere ben ona ağlarım. Dil anlatıma giren hocayı hiç sevmedim.
   Daha sonra edebiyat dersi oldu, konuşacak bi şey yok. 7 kişiyiz sınıfta öyle rahatsız edici bir sessizlik var ki...dayanılmazdı. İçimdeki organların tüm faaliyetlerini hatta akan kanımın sesini bile duyabiliyordum o nasıl bir şeydir öyle. Havada uçan tozun masaya düşüşü bile "dıııııııııııııııırkkkkkkkkşşşşşşş" şeklinde bir ses çıkarıyor hepimiz döüp o tarafa bakıyoruz, öyle garip bi dersti..
   Sonra tenefüse çıktık, benim çok yakın arkadaşlarımdan Semanur (semanurkalpsemanurkalp), o fotoğraflardan Sudeninkini koparıp almış, getirdi bize. "Seninkini her yerde aradık, bulamadık yıldız. Amma güldüler ona biz de alıp getirelim ama biri zaten almış.."

  OHA. Yaaaa nasıl lamış yaaaa! Yaa ben ilerde evlendiğim zaman o fotoğrafın kapımın altından atılmasını istemiyorummmmmm. Resmen boşanma sebebi! Malum kocam beni oracıkta boşar, davada hakim "sizi, eşiniz yıldız aşarın aşırı büyük kafasının yarattığı şiddetli geçimsizlikten dolayı boşuyorum." der. Sonra ben işsiz evsiz sokaklarda kalırım ama davamla dalga geçecek gazetelerde -Kafası Büyük diye Karısını Boşadı!- -Büyük Kafa Boşanma Sebebi Oldu- -Ekmeğin Tazesini Karının Küçük Kafalısını Alacaksın!- şeklinde manşetler hatta atasözleri ürer. Sonra bu haberleri gören Kocakafalar bana hemeeeen bi iş teklifi gönderir. "Yıldız hanım yayında bidaha kafanızı fotoşopla büyütmemize gerek kalmayacak...çok masrafsız bir çalışan olacaksınız lütfen bizimle çaılışın" of of.
  Saçlarım da kabarık, kafam olduğunun 50 katı. :( kestiriceğim saçlarımı.
  Sonra çıkış zili çaldı çıktık allahım bu çocuk gene geldi gördü beni "HAHAHAHHAA yıldız o fotoğraf ne ya ööğğıyıyığğööö HAHAHA" deyip deyip gülüyo "ööffff BEEE" dedim omuz atıp karıştım kalabalığın içine.
  Ne la o öyle. Sadece o gülse iyi, arkadaşları da gülüyolar o sınıf o 20küsür kişi gülüyo bana. Konuşmam bidaha onunla. O fotoğrafı da hemen geri alıp imha etmeliyim...

  Yok hacı ben lise3 terk olup toz işine gireceğim. Tozları alır alır dururum. Mutlu bir yaşantım olur.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Göze Limon Damlatmak

  Hakkımdaki o ünlü efsaneyi artık heeeeeeeeeeepiniz biliyorsunuz, saygılar sevgiler, yüzlerce kez övüne övüne 'ay daha önce anlatmış mıyım hiç farkında değilim hihihi' diye diye anlatmıştım biliyorum, evet.
  Ama bugünkü hareketimden sonra bence daha bi gururla daha bir havayla son bir kez daha hatırlatmamın bir sakıncası yok hehe.

Gözlerimmmm parlıyorrrr.
Lalalalalalalalalala
Müthiiiiiş parlıyorlarrrrr.
Llalalalalalalalalala
Manyak parlıyorlar, dehşeeeeeeeet parlıyorlarrrr
Lalalalalalalalala
Öyle böyle değil parlıyorlar.
Llalalalalalalala
Aşşııırıııı parlıyorlaaaaar
La la la laa laaaaaaaaaaaaaaa
Baaaak gözlerim parlıyoooooor.
Laaaaa lalaaaalaaaaaaa
Gözlerim...parlıyor..lalalalallalalala.
 
  Bir gün parlak gözlü olduğum bir vakitte (genellikle gün içinde uyulan bir uykudan yeni kalktıktan sonra -adı boşuna güzellik uykusu değil-) annemin bana "parlak gözzlüüüüm" demesiyle konu resmi olarak, açıldı. Tabi ben uyku sersemiyken bile en küçük bir iltifat karşısında hemen havalanabildiğim içün, "Ay öyle değil mi.hihihih...çok garip gözlerim resmen parlıyor ihihih allah vergisi anacağım" dedim. O da bunun üstüne aynı benim gibi hemen kendine pay çıkararak "Ee kimin sayesinde, ben küçükken gözlerine limon damlattıydım böyle güzel olsun diye" dedi. Anamın kızıyım o ye.
 
   Başta gerçekten şaka yaptığını sandım ama bir gün televizyon izlerken tesadüfen rastladığım bir kadın programında -yanlış anlaşılmasın.kadın programı.izlemiyorum.hayır.asla.tesadüfen.rastladım.- aşşırı parlak gözlü bir adam "Gözlerinize limon sıkııııın çok faydaaaalııı o kadar sağlıklı ki anlatamammm ben haftada bir sıkıyoruuummmm tüm mikropları kıraaaaarrrr" derken kadınlar da "aaa...yaaaaa...uuuuu...hiiiii...aayyyy" diye vıraklıyorlardı.
  Sonra araştırınca gerçekten de çok sağlıklı olduğunu öğrendim ve o günden beri acaba yine sıksam mı sıkmasam mı şeklinde bir ikilem içindeyim.
 
  "Ay çok mu yanıyo annee yaaa" oldu ilk sorduğum şey.
  "İkiii saat zırlamıştın allahımmm ağla ağla öldüydün...çok acıyo demek ki.."
  "Yaaaa hımm...belki şampuan yakması gibidir? Şampuan yakması gibi mi haa?"
  "Bilmiyorum yıldız öyledir."
  "Önce sen sık ne kadar acıdığını söyle sonra ben sıkayım?"
  "Aaa ben niye sıkıyorum ya sıkmak isteyen sensin."
  "Acaba yanlışlıkla mı sıktırtsam.."
  "O nasıl olacak?"
  "Limonu kesip fışk diye sıkacağım, gözüme kaçarsa olacak."
  "Deli."

  Ve çevreden gelen tepkiler de hiç cesaret verici değildi.
  "Yaa evet çok sağlıklıymış.."
  "Acıyo mudur yeeeaa acımıyodur bence hihihi?"
  "Vallahi bilemiyyyceeemmm benim annem sıktı geçeen, ayooooool kadın oturdu ağladı 1 buçuk saat resmen...çok şaşırdım."
  "Yaaa....hım...peki..."
  "Yaaaaa  yoksa ben de sıkacaktım ballim sıkmadım."
  "Hım..e ben gidiyim madem hıhığm."

  Bu ikilem böyle devam etti de durdu. Taaaaa ki bugün televizyonda bütün beni depresyona sokan,güzel,çok güzel,aşırı güzel,lanet olası bir biçimde seksi, çok seksi, müthiş mavi gözlü kadınların hepsini bir arada görene kadar -nasılsa hepsini aynı güne yanyana koymuşlar- Ay hangi kanalı çevirsem daş bir hatun, gözler o biçim, gözler O BİÇİİİM. En sonunda artık dayanamayıp birden hışımla kalktım ve  "eee yeteeeer beeee benim de böyle gözlerim olsun sıkıcaaaaam işteeee sıkıcam laaan öncee bana sonra sana sıkıcaaam anneeeeee" deyip mutfağa koştum.
  Limonu sinirle keserken artiz bi biçimde "göreceksiniz kadınlaaar göreceksiniiiiz" deiyordum ama o limonun suyunu görünce birden zaaaaaaaaaaart diye indi havam. "Ama şimdi yakacak bu ya...oooof....yanlışlıkla sıktırtmayı deniyim bakiyim..."
  Limonu her açıdan bastırmama rağmen yanlışlıkla gözüme yanlışlıkla bir damla bile sıktırtamayınca -hayreeet salataya sıkarken hep orama burama sıçrar- kaderden kaçış yok deyip önce bir damla parmağıma sürdüm ve göz kapağıma değdirdim...sonra kirpiklerime değdirdim...sonra gözümü kapatıp kaşıma değdirdim...belki olmuştur deyip açtım ama hiç yanmadığına göre açıkça, olmamıştı. Eeeeeennn son parmağıma bir damla daha sıkıp "hadi gryffindoooooor" deyip gözüme değdirdim ve AHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH ACIIIIIIIIIIIIIII ... O ACIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII O ACI ÇO...

  durun bir dakika, şimdi ikilemde kaldım. Eğer "AAAAAAAAAAHHH kandırdım laaan hiç acımadı ki poahahahaha" dersem, anında hepiniz mutfağa doğru bi moroton koşusuna girer 10 kilo limon sıkar parlak gözlü olur okulda gözüme gözüme sokarsınız gözlerinizi, hayır efendim buna izin veremem. aslaaaaaaa.
  Aslında bu hiçbir şeyi değiştirmiyor çünkü gerçekten acıdı. :D
  Sadece küçük bir değdirme yaptım ve gözüm kitlendi böyle bildiğin felç oldu. Açma açamadım, kapama kapayamadım, kaldım öyle. Sonra, bari diğerine de süreyim la yandı zaten hem yarım yamalak bi işe yaramaz deyip mal gibi ötekine de sürdüm...Ay sürmez olaydım. Gözüme böyle iğneeleeeeer asitleeeer kazıklar baltalar oklar çomaklar kumlaar böcekleeer girmiş gibi oldu.
  Açık ama göremeyen gözlerimle banyoya gitmeye çalışırken omzumu ve kafamı vurduktan sonra birden...acı....... bitti. Korkakça gözlerimi açıp aynaya baktığımda, gözümde hiçbir kızarıklık yoktu, hatta...hatta bir...parıltı vardı!!!!! Sevinç içinde "ahaha nolduuu angelinaaaa nolduuuu adrianaa ohohhaha hihihih hehehhehe hohohoh hshhss" şeklinde koşşaarak gidip limonu havaya kaldırdım ve dip dop çat çut dırkş durkş gözlerime damlattım!

  O sıvı mutlu gözlerime değdiği an kafamın içinde iki ses (angelina ve adriana) bana "allllll nolduuu nolduuuuu" şeklinde gülmeye başladılar. "Noldu la artiiiiiizzz. Sen kimsin ben kimim bebeyim, 7 tane çocuğum var daş gibiyiiiim gözlerim dudaklarım bombaaa"

   Önceki acı hiçbir şeymiş beee. Bu sefer gözlerim kaşıkla oyulmuş gibi oldu. Gerçekten çok yandı. Ama acı dindikten sonra -ki bu 10 dakika sürdü- gözlerimi açtığımda daha net gördüğümü ve daha parlak baktığımı farkettim. Bunu her gün yapabilirim.

  Ama anneem "ee...az önce de böyleydi? senin gözlerin zaten parlak yıldız." deyince kaldım. O kadar acı...o kadar...acı...zaten parlayan bir gözü parlatmak için miydi yani (of bu cümlede aşırı havalıyım :P) Neyse. Şu anda acımıyorlar ve bence çok da iyi yaptım. Ama çok acıyor ve acımıyorlar ama aşırı acıyor ühühüh sakın yapmayın.










Ohaha nasıl abarttım ya. Şampuan bile daha çok yakıyor. Öptüm bay.











Hehehe nası çelişkide bıraktım enayileri...ay sıksınlar da güleyim biraz ehehehe.

5 Eylül 2011 Pazartesi

tatilden nameler

 Günlerdir telefonum kapalı..
 Tamaaam, belki de sadece 5 gündür.
 Bugün 5 Eylül değil mi? Evet, o zaman 5 gündür olmalı...
 Ama yanımda sürekli sıkıntıdan ekranını sileceğim ve ortadaki tek tuşuna basıp saatin kaç olduğunu öğreneceğim bir telefonum olmayınca zaman çok yavaş geçiyormuş gibi geliyor, hatta hiç geçmiyor. Saatin kaç olduğunu bilmeyince bir günde bir yılı yaşıyormuşsun gibi. Bunu neden daha önce yapmadım ki?
 Bütün gece oramı buramı sokup daha yeni bronzlaşmış güzelim bacaklarımı mayın tarlasına çeviren sinekler yüzünden uyanıp sıcak İzmir havasına çıkıyorum. Ama hava çok soğuk. Acaba geri dönüp bir hırka alsam mı diyorum -ki o an aklıma hiç hırka getirmediğim geliyor- üşenip devam ediyorum. Kafeteryanın camından içeri bakıp tabaklarına yemek dolduran insanlar görünce "Aaa kahvaltı saati gelmiş olmalı.." deyip içeri dalıyorum.
  Yan masadan gelen bir sürü anlamsız fransızca vıdı vıdının ve kahkahanın ardından -yeni fransız grup gelmiş olmalı- uykusuz ve büyük bir kan kaybına uğramış olduğum için homurdanıp sütlü samana benzeyen kahvaltılık gevreğimi yemeye devam ediyorum fakat zaman hiç geçmek bilmiyor. Yan masadaki 9 fransızdan biri "jöğölğöğlöp" deyip kahkahalar atarken pes edip odaya geri dönüyorum.
  Sinekler karınlarını douyurup gitmişler herhalde, ama artık bir faydası yok çünkü uykum kaçtı. Ben de yatağın hemen yanındaki konsolun üstünden başta biraz sıkıcı gelmiş kitabımı alıp gönülsüzce okumaya başlıyorum. Bu sefer gerçekten eğlenceli geliyor ve kitabı yarıladıktan sonra kapatıp yatıyorum. Ama sonra merak edip tekrar açıyorum ve azıcık dah okuyup banyoya yöneliyorum .
  Saçımı tarayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra dün akşam gözüme korkunç bir alerji yapmış göz kalemini kazırcasına -göz kaleminin alerji yaptığını keşfedene kadar klorlu suyun günahını aldım da aldım- silip gözlerimin iyice yeşile döndüğünü farkederek gülümsüyorum. Trabzona dönünce tekrar kahvemsi ela olacaklar, o yüzden gözlerimin yeşile döndüğüne inanmayacaksınız, susuyorum.
  Tam yüzümü havluya silerken kapı çalıyor ve kapıda kardeşimle küçük bir münakaşa yaşıyoruz. Mal gerizekalı kapıya kadar koşuyo sonra kapıda durup çizgifilm izliyo, e ben de elimi atıp açmaya çalışıyorum beni itip salak mısın kapıyı açmaya çalışıyorum senin yüzünden açamıyorum diyo. ALLLLAHIIIIM. Zaten onlar yüzünden bi adam gibi tatil yapamıyoruz. -kardeşim ve onun yaşındaki ondan beter kuzenim Mert-
  Annemin içeri girdiği açık kapı kapanmadan "anne ya şu mala bişey de" diyerek dışarı süzülüyorum ve daha sıcak ve daha parkak havada ilerlerken cümleler zihnime doluşuyor..
  "Günlerdir telefonum kapalı."  
uu blog için harika bir giriş cümlesi olurdu bundan, diyorum. Ama sonra düşününce "Tamaaaam, belki de sadece 5 gündür.." Zaten telefonu açınca ne görmeyi bekliyorum ki diye düşünürken daha da fazla insanın doluştuğu kafeteryaya girip bir bardak su alıyorum. "Bugün 5 Eylül değil mi? Evet, o zaman 5 gündür olmalı.." Bir yürüyüş yapmaya niyetleniyorum ama bu düşünceler suya gelen sinekler gibi -bak sinekler bilinçatlıma işledi- kafama doluşunca unutmadan bir blog yazmaya karar veriyorum. Islak çimlerin üzerinden bir u dönüşü yapıp havuz kenarından geçiyorum ve şezlonglarda uyuyakalmış bir çift görüyorum, bu beni gülümsetiyor. Ve nedense havuzun suyu bugün daha azalmış daha sığlaşmış gibi görünüyor. 'Bu cümleleri de yazabilirim dur goşarak gideyim unutacam yoksaaa' diyip aceleyle odanın önüne geliyorum ve kapıdan girmeye üşendiğim için balkondan içeri atlayıp laptopumu alıp tekrar balkondan atlıyorum ve internetin burdan çekmesini umup balkon kenarına oturuyorum.
   Neyseki burdan çekiyor ve bunları yazmaya başlıyorum. İtalik yazarsam daha havalı görükür diye düşünüyorum ve aklımdan geçen o ilk cümleyi yazıyorum. Oh onunda şimdiki zamana dönebilirim. Tam şu an arkamda kuzenim anneme bağırıyor, mızırdanıyor, bebek taklidi yapıyor?! "KAHVALTI ETMİYCEEEM BEEEEEEN" diye cırlıyor. O da benim gibi balkondan atlayıp homurdanarak gitti şimdi. Aha da annem eniştemi aradı asdfghjkl kaydı sana Mert. :D
    "Bilgsayarı aldık elinden şimdi de televizyonun başından kalkmıyo. Bizimle de gelmedin oğlum acıkmadın mı kahvaltıya gitsene diyorum yok öyleymiş çizgifilm yeni başlamış böyle olmuş her şeye ititraz. İyi o zaman annene anlat dedim de bi hışımla çıktı gitti."
     Karşıdan yaşlı bir aile geliyor ve önümden bir arı geçti. İşte böyle, belki sonra havuza girerim.
     Saat 09:24 ken daldakikemancı için yeni bir gün işte böyle başlıyor.

23 Ağustos 2011 Salı

ELIJAAAH ELIJAAAAH ELIJAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAH


    BANA CEVAP YAZDI
    SONUNDA YAZDI
    DOĞUMGÜNÜMÜÜÜ KUTLADIIIIIIIII
    AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAYYYYYHHHHHH

  Tamam sakinim. Her şey secret öğrencilerimden (:D) biri olan Esra ile konuşurken başladı. O daha yeni başlamıştı uygulamaya, bir de benim elijahı sevdiğim gibi o da James Phelps adlı birini seviyordu (harry potterdaki weasley ikizlerinden Fred) Ve esra çooookçok şanslı çünkü Fred ona 6 kere cevap yazmış twitterdan. Ayrıca Fred'in kardeşi ve annesi de bi yazısını RT yapmış.
  "Ohaa ne güzel kızıııım" dedim "Keşke bu elijah da bana yazsa. Napsak milleti örgütlesek mi "elijah daldakikemancı ya tweet at" diye ahahah"...öyle güldüm epey ama esra "Harbiden...yapalım lan!" dedi. Ben şaka manalı demiştim ama birden fikir çok güzel gözüktü. Haydi deneyelim bir dedim.
   Ama ben #tweettoddaldakikemancielijah yazıp desteklerinizi bekliyorum yazdığımda, hiç bu kadar destek olacağını tahmin etmemiştim. Birden destekler yağmaya başladı.
   "O bunu hakediyorrrrrr"
   "Seviyorsaan yaz elijaaaah"
   "Desteek desteeeek"
   



   Böyle işte tweetler yağıyo ben gülüyorum ağlıyorum kime nasıl teşekkür etsem bilemiyorum beni görmeliydiniz. Daha ortada elijahtan bi mesaj yok ama ben nasıl mutluyum, diyorum yalnız değilmişim ne kadar seviliyormuşum falan derken gelen kutumu bir açtım....ağzım açık kaldı.




   Bir dakika boyunca elim ağzımda monitöre baktım. Sonra facebooku açıp Esra'ya YAZZZDIII YAZDIIIIII yazdım duruma YAZDIII YAZDII BANA YAZDIIIIIIIII yazdım kimi görse YAZDIIIIIIIIIIIIIIII AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA YAZDIIIIII yazdım ve birden tebrik mesajları yağmaya başladı. Hala bile geliyor. :D Telefondan mesaj atan mı dersiniz, facebooktan kutlayan mı dersiniz, twitterdan yazan mı dersiniz yani sanki evlendik :D Çok çok mutlu oldum.

  
 

 
 bunlar sadece twitterdan gelenler düşünün. Sonra ben o heyecanla annemin yatağına koşup "ANNEEE SAHURA KAAALKK ELİJAH BANA CVAP YAZDI ANNNNNNNNNNNNNNNNE" diye cırladım. "Salak mısın yaa bi git" dedi uyku sersemi :D Sonra kalktı işte gerçekten mi falan dedi güldük epey :D Ben oturdum acaba başka bişey yazacak mı diye bekledim içerden annem "Kıııız hobbitin nişanlısı gel sahura" dedi teyzemle :D sbgcdghas :D


 Annem: Şimdi yıldız düşünsene ilerde sen çok ünlü oluyomuşsun Elijah da sana yazmak için uğraşıp duruyomuş sen de yüz vermiyomuşun..
Teyzem: Te allahım anası kızından hayalperest kızı anasından hayalperest
Annem: Eskiden ben sana yazayım diye kampanyalar başlatıyodun ne çabuk unttun heey gidii diyomuş sana ahahah
Ben: Ahaha dur ben bunu yazayım
Teyzem: Anam bu da otu boku yazıyo

"Kız yazdın mı yazma sakın deli"
"Yok yeaaa ne yazcam yaaa allah allah yaaa"
"He tamam yazma sakın bak"

 
 Öyle işte ondan sonra nasıl yattım nasıl kalktım hiç bilmiyorum. Size doğumgünüme 21 gün kala hala hayatımda bir şeylerin değişmesini yeni yaşım gelmeden bir şeylerin daha yiye gitmesini umduğumu söylemiştim. İşte doğumgünüme 1 gün kala ihtiyacım olan o şey gerçekleşti. Artık yalnız hissetmiyorum, yanımda sizlerin olduğunu biliyorum. Beni o kadar ama o kadar mutlu ettiniz ki nasıl teşekkür etsem bilemiyorum. Dün akşam en az 100 kere teşekkür ederim demişimdir. Elijah doğumgünümü kutlayan ilk kişi oldu. Artık varlığımdan haberdar, ben daha ne isterim. En büyük dileğim de aşağı yukarı gerçekleşmiş kadar oldu. Artık sıra onunla tanışmakta..
  "Anaaam sen bu gidişle alacan bu hobbiti. Bu kadar ısrara dayanamayacak evlenecek sonunda senle"
  ihihihihi :D
  Seni seviyorum elijah. Yazdığın iki kelimeyle hayatımı değiştirdin. Ne garip değil mi...
  Bütün bunlar sadece 2 saat içerisinde oldu ama ben bunu bir ömürdür bekliyorum.


 

  

7 Ağustos 2011 Pazar

pembe blog

   Girişteki ilk iki paragrafı sildim. Bu blogun konusundan o kadar utanıyorum ki girmece geyiklerime bile tahammül edemedim yani. Utanılacak bir sürü şeyimi anlattım burda bilirsiniz zaten, mesela sügerbobu kaçırmamak için hala erkenden kalkarım, bütün çizgifilm kuşaklarını kanallarını takip ederim, olric kim bilmem... Ama bu daha farklı ya. Bu kötü. Neyse canım burası benim mekan burda utanmak olmaz, anlatayım gitsin gari!
    Bu sabah annem beni yine "kak kız odanı topla" diyerekten odama yolladıktan sonra, yatağımı toplarken farkettim ki...hala Barbie li bir yatak örtüm var. Oyuncak arabalarla yarış yapmış, mahallenin tüm oğlanlarıyla sürekli maçlara çıkmış bir kız olarak yatak örtümün hala barbieli olması rezil bi şey lan. :D (Tamaaam küçükken maç yaptım ama barbielerle de oynadım. Hatta annem bana barbieli bornoz almamıştı o yüreğimin derinliklerinde hala yaradır, durur orda. Üstünde barbie yazan bornozdu tek dileğim. Iy allahtan almamış annem ha..)
   O değil de bu seneye kadar benim perdelerim de barbieliydi. Sonunda annem değiştirmeye karar verdi. Allaaah nasıl bir ortamda büyüdüm ben. Sonra da neden bu kız böyle oldu diye sorarlar bizimkiler. Deli yaptılar beni deli :D Hatta babam bana geçen kış barbieli battaniye aldı. Al da kendine ört bunu diye geri verdim öyle bi sinirlendim yani.
   "Anne ya al ha şunu at çöpe, ver bana ordan düzgün bi yatak örtüsü nolur yaa"
   "Niye atacaakmışız yesyeni örtü heey yarabbim. Bak, senin perdelerden ütü masasına örtü yaptım ben!"
   "İyimiş bunu da öyle bişey yaparsın o zaman, versene bana düzgün bi tane.."
   "Amaan al. Düzgün örtü de nasıl oluyomuşsa artık... Daha dün harry potter bilmemnesinin oyununa kabul edildim diye zıplıyodun barbie mi şey oldu?"
   "Ne alakası var onlaa yaaaa pottermore o hem. Harry Potter da bikerem neredeyse 10-15 kuşağa hitap eden bir şey. Barbie bebek şeysi."
   "Oy yıldız sus he tamam."

   Sonra barbi gitti yerine beyaz, üstünde 4 tane kareli değişik bi desenli güzel örtü geldi. Sonra ben kafamı kaldırıp bi baktım....Odamın rengi lila. Kanepem pembe. Halım pembe. Yastığım pembe. Çarşafım Pembe. Plaj havlum pembe. Diğer plaj havlum da pembe ve barbili. Yanaklarım da pembe. Oha ben bile pembeyim. ?!
    Pembeyi sevmiyorum. Berbat ya. İlerde bi kızım olursa asla pembe giydirmiycem. Yeşil giydiricem, sarı giydiricem ne bileyim morcivert giydiricem ama pembe giydirmiycem.
 
   "Odada Lila zeka açıyomuş okula yardımcı derslere faydalı oluyomuş."
   "İyi da üniversiteye de %100 yerleştirme başarısı vardır bunun..."
   "Suss dalga geçme. O televizyondaki adam dedi öyleymiş nolur odan lilaysa nesi var?"
   "Ya allahım anne sen Müge Anlı izleyip beni bakkala yolllamayı bırakan insansın ki bu çok işime geliyo ama bi saçmalama ya."
   "Çok konuşma al eline bezi, toz al."
   "Açım ben aç. aç ayı oynamaz."
   "Ha onu bileydin."

   Ben de düzenin kurbanı, kız olduğu için sürekli pembeli şeylere boğulan masum bir kızım. Benim eski telefonlarım da pembeydi biliyo musunuz? Babam pembe fotoğraf makinası alacaktı hatta son anda siyah almıştı. Tüm hayatım pembe bir yalandan ibaretmiş meğer.... Lanet pembe :D
 
  Evet farkındayım bok gibi bir blog oldu ama aklıma bişey gelmedi ya. Bekliyim biraz ilham gelsin o zaman neyse hadi bay. Buralar hep isyan cümlesi falan işte kısa olsun bu blog.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Aşk mı Yemek mi

    Ramazan ayına girmemizle felsefemde hemen koccaman bir değişiklik yaşandı tahmin edebileceğiniz gibi. Felsefelerim zaten sürekli değişir yani şurda en az iki yazımı okumuşsanız bilirsiniz :D . Bir gün hiç temiz çorabım kalmadığında felsefemi değişmiştim, bir günse dolmuşta 3 tane şişman teyzenin arasına oturunca felsefemde yine korkunç bir değişiklik yaşanmıştı, ya da damacanda hiç su kalmadığını gördüğümde ellerimi yukarı doğru kaldırıp "neeedeen haa nedeeen" diye haykırmıştım....sonra felsefemi  değişip çeşmeden içmiştim. Bunun gibi yani değişiyor sürekli felsefelerim.
   İşte, yaklaşık bir buçuk saat önce topun atılmasıyla birlikte oturduğum koltuktan kalkıp masaya doğru ilerlerken (ki bu bir saliseden daha kısa sürmüş olmalı) felsefeme küçük bir soru sordum; "Bir insanı mutlu eden şey nedir; sevgi mi yemek mi?" (Sevgiye aşk da diyebiliriz, farketmez.) İnanmayacaksınız ama bu soruyu türkçe değil ingilizce sordum. Artık "ben ingilizce rüya görüyorum" diyen o sçama kadın gibi "ben ingilizce düşünüyorum" mertebesine eriştim. What makes a person happy? Dıdıdıdıdımmm dııım.
   Kafamda bu soru dönerken ilk lokmamı aldım ve "Şaka mı yapıyosun tabii kiii YEMEEEEEEK" dedim. Ama yaklaşık 15 dakika sonra gelen korkunç bir şişkinlik hissinde "Ah...sanırım sevgi...evet...yemek...oyş...yemek değil... olamaz..." dedim. Ki 5 dakika sonra da aklıma evde çikolata olduğu geldi ve soruya yeni bir şık daha eklenmiş oldu. "Bir insanı mutlu eden şey nedir; sevgi, yemek, çikolata?"
  Çikolata da zaten bir yemek mi? Bu ne cürreeet???? Peeeh. Cahil Mugglelar...
  O zaman işi biraz daha zorlaştıralım; Hangisi olmadan yaşayamayız? Aşk mı yemek mi çikolata mı? Maalesef çikolata olmadan çok zor olsa da yaşarız. Bayanlar için %99.9 yaşanmaz ama yine de %0.1 lik bir olasılık var.
  Yemek olmadan hayatta kalamayız sanıyorum. Peki ya sevgi olmadan? Sevgi olmadan yemek yememizin bi anlamı kalır mı? Uu hiç böyle düşünmemiştim, bak şimdi ilginçleşmeye başladı... Sevgi olmadan yediğin yemeği sevmezsin zaten. Zevk almazsın senin için taş yemekten farksız olur. Ama aşk karın doyurmaz gibisinden de bi laf var. Evet aç kalınca aşkını yiyecek halin yok ya. Belki de vardır...onlar sizin fantezileriniz bilemiycem ben şimdi.

  Ona tekrar geliriz de, şöyle bir ikilem de var. Yemek için mi yaşamalıyız, Yaşamak için mi yemeliyiz? Üzülerek belirtiyorum ki kesinlikle yemek için yaşıyorum. İki dakka aç kalayım allaaah bir huysuz,geçimsiz,yorgun,mutsuz,halsiz bi insan olup çıkıyorum. Elimi golumu kaldıracak kuvvetim olmuyo. Millete ters ters cevaplar veriyorum "hani senin bi secret vardı?" diyenlere "yemişim secretını ulan bana yemek verin" diyorum. Ama yemeği yiyince sanki biri beynimde motorların hepsini açıyor ve ben tam yol ileriii gidiyorum. Hoplayıp zıplıyorum, yerlerde yuvarlanıyorum, durmadna kahakha atıyorumi insanlarla konuşuyorum onlar istemese de konuşmaya devam ediyorum falan.
  Ama bence aşk da aynı etkiyi yapar çünkü bazen depresyona giriyorum ve her ne kadar gaaayeeet tok olsam da (ağzım durmuyo zaten depresyona girince) gene huysuz,geçimsiz,mutsuz,halsiz bi insan oluyorum. "Beni kimse sevmiyo haampp humppp (yeme efekti) öyle olmuyoooooo 16 yaşındayım yaşlandım artık beni.. hamppp humppp....seven biri olsun istiyorum, 12 yaşındaki çocukların bile sevgilisi var ben hala abaza gibi hampp humppp....adam kesiyorum, ay o beni sevsin bu beni sevsin diye deli danalar gibi koşuşturuyorum...haamp huummppp...neden...hampp...beni...hump...kimse...hamp hump...sevmiyoo ühühüühüh...hamp hump...ühühühühühü...."

  Oha sineğin biri ayağımdan ısırdı aay çok kaşınıyooo ellerimi biraz burdan çekicem...bekleyin..oha hem de başparmağımdan ısırmış nası becerdin hacı onu yaa ooy çok kötüüü....felsefem değişti ha şimdi...sivrisinekler ölsün ya gereksiz hayvanlar....Neyse sivrisineklerle ilgili bir bloga başlamadan konuya devam edeyim ben.

  Yani burdan çıkan sonuç karnın tok olunca aşkı arıyosun öyle mi? Bunu mu bulduk iki saattir? "Karnım açken yemeği karnım tokken seni düşünüyorum" de de bi kıza çaksın ağzına. Ay ne odunum allahım :D Yoo aslında hani düşünürsem her türlü düşünürüm de sıralama farklı olur. Mesela şöyle;
  *Karnım açken "Of çok açım ve seni çok özledim." *Karnım tok olunca; "Seni çok özledim ve çok özledim." Gördünüz mü karın tok olunca 2 katı özlüyo oluyorum. Yok anacım benden adam olmaz.

  Ama şöyle bişey de var şimdi aşkı yüzünden yemeden içmeden kesilip bilmem ne mertebelerine ulaşanlar var. Mesela Mecnun. 40 gün çölde yemedi de noldu? Öldü. Aşkısı leyla noldu? O da öldü. Ne aşk yaşattı ne yemek? O zaman neymiş, çikolata olmadan yaşayamazmışız.

   Neyseki saçma bi sonuca ulaşmadık huuh. Bi an gidişattan korktuydum.
   Ahh çikolata...iyi ki varsın ♥

21 Temmuz 2011 Perşembe

EYOF 2011 gönüllüsüyüm yihuto

  Tam şu an voleybol branşının masasına oturmuş blogspot, facebook, twitter, formspring aynı anda kopuyorum. Önümde tutku bisküvi, cep telefonum ve yaklaşık 51456452435 saat önce soğumuş ama hala bitmemiş bir kahve var. Sonra ne olduğunu bilmediğim bir yığın broşür,harita,kağıt,daha fazla kağıt ahhh.... aslında ben voleybol masasında çalışmıyorum.
  
   Her şey benim bu naled organizasyon için başvurduğum gün başladı fakat biraz daha ileriye sararsak her şey bu sabah başladı. Bugün ilk iş günümüzdü ve ilk vardiya 8:00 da başlıyordu. Tabi ben 8:30 da uyanarak ve boztepeden ktü ye gitmesi en az 1 saat giyinmesiyle 2 saat alacak bir insan olarak güne 0-1 başladım.
   Hemen yüzümü bile yıkamadan bilgisayara koşup maillerimi açtım bakayım koordinatör atmış mı vardiya saatlerini diye. Mail açıldı gelmiş "İşte sıcak sıcak vardiyalaaaaaaae" yazıyor ben böyle mutlu oldum bi yandan da daha birinci günden geç kaldım diye korkuyorum, excel belgesi AÇILMADI. Tıklıyorum açılmıyo, tıklıyorum açılmıyo, laptopa geçtim öyle bir mail gözükmüyo, öteki laptopa geçtim ordan da olmuyo ben hemen ağlamaklı gözlerle Irmak (koordinatör) aradım.
   Dedim böyle böyle açamıyorum, o da dedi ki bende de liste yok şu an yıldızcım bekle ben seni 20 dakka sonra ararım. 20 dakka geçti, 30 dakka geçti, saat oldu 9:15 telefon yok. Yıldız kalk giyin kızım dedim, babamla birlikte gittik vardığımda saat 10 du.
   İşte ben önce girdim bi köye, kartımı gösterdim dıırrrkş diye, önümde eğildiler girebilirsiniz yıldız hanımcım dediler, afarın akıllı olun böyle diyerek girdim içeri. Kapıdan birrrr girdiiiim hep YABANCILARRR her yerde YABANCILAAAR. Bildiğin buğday tarlasına düşmüşüm aradaki tek esmer buğday benim diğer herkes SARIŞIN ve MAVİ GÖZLÜ  ;? ;? ;? ;?

  Sonra bi çalışanların yanına gideyim dedim ben nerde çalışıyorum beni bi işe soksunlar bakalım dedim, NOC servise gittim; bilmiyoruz. Oraya gittim bilmiyoruz, buraya gittim bilmiyoruz deli oldum Azizi aradım. Ne olsa başım nası bi çıkmaza girse direkt azizi ararım ben zaten :D
  Telefonu açtım, azize alo dedim o direkt "Mal, senin vardiyan akşam 4 te başlıyor!!!!!!" dedi. "Facebook duvarına bakmıyor musun yazdım ben orayaa!!!!!" dedi. Sabah sabah ne feysbuku yiğen.
  "Sen nerdesin peki?"
  "Ya bana akreditasyon kartımı verdiler şimdi foruma doğru geliyorum benim vardiyam sabahtı ama kart işiylen uğraşıyorum sattlerdir."
  "Tamam ben de şimdi foruma ineyim, köye gelme köyde bişey yok boş boş dolanıyoruz benim işim nerde diyorum bilmiyoz diyolar."
  "Tamam şimdi gel sen aşağı"

  Öyle sinir olmuş bi halde köyden aşağı olimpiyat köyünden aşağı yürümeye başladım. Güneş bir yandan DIRRRKŞŞŞŞ PUUUURUUFFKFKFK PAAAAATB ÇAAAAAAAT diye vuruyor, bir yandan terliyorum, bi de yol ıssız adamlar yanımdan geçiyor benim aklımda 5465456465465 tane senaryo var "Bacaklarınızı kesip bi torbaya kafanızı kesip bi bavula ellerinizi de çöp kutusuna bakın ben Müge Anlı, oluyor böyle şeyler arkadaşlar" sonra peşime köpek takıldı, sonra hastayım 1 haftadır bana bir eklem ağrıları girmiş, girmiş yani bildiğiniz, öyle ayıla bayıla yürüyordum.
  Sonra uzaklardan gözüme bir ışık parladı, baktım bir EYOF arabası yukarı doğru geliyor önüne atlayıp dünyanın en kibar otostopunu çekerek "Bakaaarrr mısınıııııııııııııız ?" dedim. "Benim aşşağı inmem lazım hava çok sıcak bayıldım nolur beni indiremez misiniz lütfen çok ihtiyacım var" dedim ama ben öyle bi dolmuşum gibi resmen ağlıyorum adama, (ki çok şeker bi amcaydı anladım yüzünden)
  "Kızım biz yukarı çıkıyoruz ama gel bakalım seni ordan bindirelim bi arabaya.."
  "Sağoluuun çok sağoluuun!"
  Öyle ben o arabaya bindim sonra bi 30 metre gittik karşımıza bi belediye otobüsü çıktı. Adam bütün farlarını açıp kapadı, "haşu kızı at da aşşağaa" dedi, o arabadan diğer arabaya atladım aksiyon filmlerindeki gibi ^^ :D Sonra o beni forumun orda bıraktı hemen
  neyse sanıyorum ki gitmem lazım...devamını yazıcam.

10 Haziran 2011 Cuma

şişkosunuz hepiniz trabzonlu gacılar

   Okula, eve, meydana her yere dolmuşla giden bi insanım. Bizim bu dolmuşlar da bilirsiniz en arkası dört kişilik, onun bi önü üç kişilik olmak üzere 2 koltuktan oluşur. Ben genelde hem cam kenarı olduğu için hem de yol boyunca para uzatma derdi olmadığı için en arkaya geçiyorum.
  
   Bendeki de şans, hep şişko şişko teyzeler rast geliyo. Allaaahım bu trabzondaki teyzeler bi şiişko bi şişko görseniz götlerini kaldırıp yürüyemiyolar afedersiniz :D Günde 5 öğün lahana yemeği yersen öyle olur :V

   Neyse işte geçenlerde bi gün oturdum yine en arkaya, dolmuşta sadece ben varım , teyzenin biri geldi o kadar yer var oturdu yanıma. Oturmadı…yapıştı bana resmen. Sonra ben “teyzecim az kaykıl öhöhö hihih” diyemeden o teyzenin yanına iki teyze daha geldi ben allaaaaah bildiğiniz pekmez oldum üstüme tahin dök ye.

   Bi de hava bir sıcak bir sıcak, güneş camdan vuruyor, o güneşe zaten hiç katlanamıyorum suratım yanıyor, camı açmaya çalışıyorum olmuyor, teyze yandan ittiriyor mal kadın ya utanmasa “az gay bagayım yana?” diyecek, terliyorum ezilmiş elimi kaldırıp yüzümü silemiyorum, dolmuşun kenarına yapışan sol ayağım ağrımaya başlıyor derken teyze; elini aldı ikimizin arasına yani benim sağ bacağımın altına doğru koydu.
  
   Biraz bekledim elini çeksin diye, kadının suratına bakıyorum beni izliyo, elini bacağımın iyice altına doğru koyuyo, haah bi şişko yaşlı teyze tarafından taciz edilmediğin kalmıştı yıldız aferim. İyice yapıştım cama. Ama o kadar berbat ki her yerim ağrımaya başladı öldüm öldüm bildiğin. Öyle bi ana geldik ki artık gerçekten dayanamıyorum patlayacam böyle terör planları kuruyorum kadını nası öldürsem diye düşünüyorum derken eeeen sonundaaaa “ooy yeteer bee” deyip kadının elinin üstüne oturdum.
   Dolmuştakiler bana döndü, kadın sertçe elini çekti, bana cıklayan kötü bi bakış attı sonra da kaydı yana. Sonra dolmuştakiler de önüne döndü. Rahat etmek için illa gıcıklık yapman gerekiyor vallahi :D
   Ardından ben dolmuştan inerken arkamdan bi kaç cıklama daha duydum, bi de suçlu oldum mallar ya.
  
   Ulan teyzeler, şişkosunuz lan dombalakların tekisiniz. Ben 90 yaşında benden zayıf yabancı kadın gördüm utanın daha 50 sini devirmemiş dombalak karılar! Ya siz zayıflayacaksınız, ya da bu dolmuş koltukları genişletilecek, o kadar. :D

Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı