Ağaca tırmananlar

18 Kasım 2011 Cuma

kabus gün

  Kapıyı çaldım, açılmadı.
  Tekrar çaldım, yine ses yok.
  Artık isyan etmenin eşiğindeydim. 150 ton ağırlığındaki çantamı merdivene fırlatıp, içimde kalmış son güç kırıntılarıyla ayakkabılarımı çözmeye çalıştım.
  Bir kere daha çaldım...hala ses yok.
  Şimdi de çantamı fırlattığım yerden geri alıp anahtarı bulmam gerekiyordu. Ya da ne gerek vardı kapı önünde durup yatayım, ne olacak. Galiba düşüyorum.... Allahım şu lanet gün bitsin artık.

  Ben kapı önünde yaşam mücadelesi verirken , birden kapının arkasından bağrışma sesleri geldi. Hemen ardından da gürültülü ayak sesleri... ve sonunda evin kapısı açıldı. Salak kardeşim "Babamın açmasını bekliyoğdum" dedi. "Salak gerizekalı sen açsan ölür müsün öldüm ben şurda" demeye bile mecalim olmadığı için cevap vermeyip sendeleyerek içeri girdim.
  Odama girer girmez yatağın üstüne düştüm. Başarmıştım...artık evdeydim. Ama sorun şuydu ki artık tek bir kasımı bile oynatamıyordum.

  Annem odaya girip "Nerdeydin kızım?" diye sordu. Ağzımı açıp sadece iki kelime söyleyebildim... "Anne....açım." Sonrasını hatırlamıyorum.

  Yemek yemede olduğu gibi giyinmede de çok yavaş olduğum için genellikle, sabahları kahvaltı yapmadan evden çıkıyorum. Bugün de aynı şekilde üstümü giyinip evden çıktım. Okulda ilk iki teneffüs sınıfta kaldım, üçüncü teneffüse geldiğimizde iki lokma bir şey yiyeyim diye kantine gittim. Zaten şimdi yemezsem bir daha da yiyemezdim.
  Çünkü son 2-3 haftadır her gün öğle aramı koro çalışmasına giderek harcıyorum. Sabah ve öğle yemeği yemeyi, öğle arasında normalde ne yapıldığını, 5. dersin ilk 10 dakikasını nasıl geçirdiğimi unuttum. Yine koro olacaktı 1 saat, yine aç kalacaktım. O yüzden şimdi yesem iyi olacaktı.

  Sandiviç alıp sınıfa geldim. Daha zil çalmamıştı, tam bir ısırık aldım, Eyüp Hoca "konferans var haydi oraya!" diyerek sınıfa girdi. Ben de gönülsüzce oraya geçtim.
 
  Konferansı sunum yapan kadını arkadaki kırmızı perdeden ayırt etmeye çalışarak geçirdim. Allahım...karnım aç, ışık loş,uykum geliyor ve aklım sandiviçimde kaldı. Kaşlarım çatık, gözlerim kısık halde durdum konferans boyunca. Konferans salonunun ortamından olacak, bir garip oldum. Herkesi sarı görüyordum ve arkadaki o perde hareket ediyordu. Ayrıca kadını da perde renginde görüyordum. En sonunda kadın "çıkabilirsiniz" dedi de çıktık.

  Okul açıldığından beri daha hiç cuma günü dışarı çıkmadım. Bizimkiler her hafta yemeğe çıkıyorlar bense "Korom var. KOROM VAR. GENE KORO VAR." şeklinde arkada kalıyorum. Tabii bu saçma üniversite konferansı -ki kadın hiç dil alanından bahsetmedi. fenmiş tmmiş konuştu da konuştu- öğle arasından 10 dakika götürdüğü için yemeğe giden canım sınıfımın diğer üyelerini bırakıp koştur koştur koroya gittim.
 
   Allahım... koroda söyledik söyledik söyledik söyledik; karnım aç, sınıf 50 kişi aynı anda nefes alıp verdiği için havasız, konferans yüzünden uykum var, şarkı söylemek beni susattı ve bu cırtlak sesler bende müthiş baş ağrısı yapıyor. Kendimi koro boyunca dışarı atmamak için zor tuttum.

  1 saat sonra tam çıktık, dedim "Oh tamam şimdi ben sandviçimi de yerim ki 5 dakkada tamam koro da bitti oh oh", bir baktım, bizimkiler toparlanıyor. Ders resim. Atölyeye gitmek zorundayız.
 
  Resim sınıfına gittik, hoca önümüze bir ayakkabı koydu "Çizin." dedi. Karnım hala aç, hala uykum var, başım ağrıyor ve bendeki de şans, nasıl bir yere oturmuşsam tam oraya güneş dırkş diye vuruyor. Ayakkabıyı çizmeye başladığım için açımı da değiştiremiyorum, öyle kalakaldım.
  Ders bitti, dedim "Bu sefer tamam, bu sefer sandiviçimi yiycem holey evet." ... ... Sınıfta bırakmışım. "Gider alırım ne olacak" dedim, ama nöbetçi benmişim. Yani resim odasındaki bütün masaları temizleyip sıraları düzenlemem gerekiyordu. Bu da tüm tenefüsümü aldı ve BEDEN DERSİNE GİTMEK ÜZERE yola çıktım.

  Karnım aç, uykum var, başım ağrıyor, üstüme müthiş bir üşengeçlik çökmüşşşş ve beeeen bedene gidiyorum. Yol boyunca "ühühühühühühühühühühühühüh" dedim ve ühülerim spor salonuna gelince daha da arttı ama hoca 'istemiyorsanız giyinmeyin' deyince mutluca oturdum. Oh be sonundaaaa. Şimdi ver elini sandiviç ver elini huzur derken farkettim ki sandiviç hala sınıfta.
 
   50 tane yalan uydurup sınıfa gittim, sandiviçimi alıp geldim. Tam yiyeceğim, biri "Yıldız" dedi. "Birazdan tiyatro seçmeleri başlıyor bedenliklerini giyin de gel."
  Sandiviçe baktım, kıza baktım.... "Yok ya ben giyinmiyim ya..." dedim. Döndüm bizimkilerin yanına oturdum, sandiviçi yiyeceğim şimdi, onlar da canlarım tabi yemişler öğle arası gidip, keyifleri gayet yerinde, "Bence kaçırma Yıldız yani tiyatro bu hem yeteneklisin de ben olsam giderim..." şeklinde gaza başladılar. "Ama ya...tamam" deyip gittim.

  Üstümü değiştim, tiyatro sınıfı toplandı, benim hala KARNIM AÇ, UYKUM VAR, BAŞIM AĞRIYOR, ÜŞENİYORUM, AÇLIKTAN KAYNAKLANAN BİR HALSİZLİK BAŞLAMIŞ.
  Tiyatro hocası konuşmaya başladı, "Haftada en az 3 gün çalışmalıyız. O da en az 3 saat. Yani öğle aralarından okul çıkışlarından haftasonundan fedakarlık yapacaksınız."
 
   Düşündüm...Her gün öğle arası koro var. Haftasonu 16 saat dershanem var. Okul ödevleri var. Sınavlar yaklaşıyor. Karnım aç. Başım ağr....

  Birden beynimdeki tüm şalterler attı. "Yeter lan öldürecek misiniz beni" dedim içimden. "Karnım aç benim. Oy başım. Ne kadar konuştu bunlar da öffff." Birden bana cesaret geldi. Bu neydi böyle yıldızzz neden bu kadar yoruyordum kendimi!  "Yeter be böyle hayat mı olurmuş yapmıyorum tiyatro falan aaa yeter, getirin bana sandiviçimi, yiyeceğim ben onu arkadaşım! Ayrıca korodan falan da bıktım her yıl aynı şarkılar öf be ÖFF" 
   İçimden söylenmeye devam ettim. Hatta konu tee 10 yıl öncesinin olaylarına gitti, anasınıfında hamurumu alan kıza bile söylenmeye başladım. Ama dersin sonunda 'Napıyorsun şimdi tiyatroya gelecek misin?' diye soran hocaya sadece "Ya ben çok yoğunum şu sıralar ama deneyeceğim hihih" diyebildim.

  Zilin çalmasına 5 dakika kalmış, o yüzden bir daha gidip formamı giymem gerekiyordu. Soyunma odalarına gittim, yemin ediyorum içeride 9863258736587362876 tane kız var. Sıkış tıkış giyiniyorlar. İsyan edecektim artık... bu kadar olur. Bir sinirle çıkıp tuvalete gittim ve orada değiştirip çıktım.

  Okul biter ama bendeki bu çile bitmez. Çıkışta 1 saat daha koro çalışması var. Ağlamaklı gözlerle bizimkilerle vedalaşıp koroya gittim. Artık karnım aç başım ağrıyor falan bile demiyorum, artık ölüyorum. Sadece ağzımı oynatabildim, ki bu bile beni yordu. Azmettim, dişimi sıktım ve sonunda çıktım.

  Hemen bitti sanmayın, bu sefer de 2buçuk saat sürecek bir dershane denemesine gitmem gerekiyor. Koro yüzünden geç kalmışım zaten, koştur koştur gidip başladım sınava. Bizimkiler çoktan girip çıkmıştır, inşallah yalnız kalmam diye düşünürken bir baktım onlar da kapıdan yeni giriyorlar..
  "Naptınız benden sonra?" dedim, "Yemek yedik." dediler. Saat akşam 5 buçuk ve ben hala iki gıdım bir şey yiyememişim, benimkiler 3. öğünü yediler.
 
   Neyse sınava girdik....soruları okuyamıyorum. 30uncu türkçe sorusuna geldim, artık ağlayacağım. Darlandım. ÖLÜYORUM. 40a geldim GERÇEKTEN ÖLÜYORUM. Sosyali açtım 25. sorudayım dua etmeye başladım. "Allahım sen bana yardım ettt Allahım çok darlandım öleceğim Allahıııım."
   36. soruda hayatım gözlerimin önünden geçmeye başladı. Matematiğe geldiğimde cenaze törenimi düşünüyordum. Dayanamadım, attım kendimi dışarı.

  Uzunsokakta insanlar üstüme üstüme geliyor, hava o kadar soğuk ki ayaklarımı hissedemiyorum ve ben artık bildiğin babamın annemin numarasını aklımdan geçirmeye başladım. Çünkü şimdi düşeceğim ve kimse benim kimin nesi olduğumu bilemeyecek. Yanımda ne telefon, ne nüfus cuzdanı var. O yüzden bilincim açık bayılmalı ve annemin numarasını aklımda tutmalıyım.
  Ama sandığımdan daha güçlüymüşüm. Dolmuşlara kazasız belasız geldim, indim ve sonra başta anlattığım şekilde evde odama yığıldım. Sonunda bitti.

 Hayır bitmedi.
 Eve gelince farkettim ki bir yığın dershane ödevi var. Şimdi bişey derim yapmayacağım arkadaş.
 Biraz yemek yedim, yatağa uzandım, şimdi iyi gibiyim ama pelt olmuşum resmen. Her yanım ağrıyor.
 
   Sonuç olarak Tiyatroyu başlamadan bırakmaya, Korodan öğretmenler gününden sonra ayrılmaya ve dershane denemelerini asmaya karar verdim. Bir de gücüm sınav denen zımbırtıları yok etmeye yetse, hayat çok güzel olacak.
   Allah kimseye böyle bir gün yaşatmasın, amin.

12 Kasım 2011 Cumartesi

mesafeler

 Küçükken de hep gökyüzünü izleyerek uyurdum. Aya, yıldızlara, bulutlara bakardım. Ay ışığının odama vurması, yıldızların bir yanıp bir sönmeleri ki bu bana hep onların hareket ettiğini düşündürürdü -ki hareket ettiklerine yemin edebilirim- bunlar beni büyüleyen çok basit şeylerdi.
 Her küçük kızın bir dileği vardır. Dilekten çok, körü körüne istediği bir şey. Bu belki bir bebektir ya da yavru bir köpek belki de bir at. Benimkiyse bir yıldızdı. Gökyüzünden bir tane yıldız almak istiyordum.
 Yatağıma yattığımda, öyle hemen uykuya dalmaz, karanlık odayı seyrederdim. Bu zamana kadar hiç perde-kapı kapalı uyuyamadım. Perdeyi sonuna kadar açar, dışarıdan vuran ışıkla mışıl mışıl uyurdum. Hala da öyleyim, sabah uyandığımda karşı binadaki komşuyu bazen balkonda görüyorum ve benim korkunç uyku halimi görüp görmediğini merak edip utanıyorum. Gerçekten, ben uyurken müthiş güzellikte görünen kızlardan değilim. Ağzım gözüm kaymış oluyor genelde, bir keresinde fotoğrafımı çektiler, ordan biliyorum.
  Neyse, dışaırdan gelen ışıkla aydınlanan odaya bakar, gökyüzünden odamın içine bir yıldızın süzüldüğünü hayal ederdim. Benim adım da yıldız, çok iyi arkadaş olurduk. Onu sürekli yanımda taşırdım. Okula giderken de önlüğümün cebine koyardım. Derslerde sıkılırsam, bakardım. Kimseye göstermezdim. Yukarıda çok yıldız var onlar da bi tane alsın bananeee bu benim yıldızıım.
  Ama yıldızlar aslında çok büyükmüş diye duydum ve dilekleri de yerine getiriyorlarmış. İsterse büyük olsun, küçülmesini dilerdim ve küçülürdü. Akşam olunca isterse tekrar büyüyebilirdi.
  Yattığımda onu havaya bırakırdım. Yıldızlar havada asılı kalıyor olmalı. Ona bakarak uyurdum ben de. Korkmazdım karanlıktan.
  Yıldızlar göz kıpabildiğine göre...bence şarkı da söylerler. Benimkisi ikisini aynı anda yapardı. Geldiği yerlerle ilgili masallar anlatırdı bana. Sonra ben üstüne binerdim, birlikte giderdik. Diğer yıldız arkadaşlarıyla tanıştırırdı. Onlarla da çok iyi anlaşırdım, çünkü hepimizin adı Yıldız!
 
  Bir de Ay vardı tabii. Ahh Ay. Şu an gökyüzünün tepesinde. Çok dikkatli bakarsan, üstündeki gri noktaları görebilirsin. Merak ediyorum, eğer Dünya, Ay'dan daha büyük bir meteor çarpma tehlikesi ile karşı karşıya olsa, meteor Ay'a çarpsa, ay da dünyaya uçar mı acaba. Ne kadar büyüktür ki ay? Odama sığar mı?

  Ay'ın aslında Dünya'dan bir parça olduğunu düşünüyorum. Belki bir kaza olmuştur, Ay kopuvermiştir dünyadan. Belki cezadır bu onlara. Çok konuşmuşlardır Güneş Öğretmen ders anlatırken, o da kızmıştır. Bu yüzden de Ay, Güneş gidene kadar bekliyordur. Uzaktan bakıyordur Dünya'ya. Çok yaklaşırsa, denizler kızar. Çok uzaklaşırsa, dünya hastalanır. Bir kereliğine odama gelse olur ama değil mi?

  Ya da ben Ay'a gitsem. Uçabilseydim...bence Ay 5 dakkalık yol. Yıldızdan bunu da dileyebilirim. O kadar da uzak görünmüyor ya. Tamam 10 dakka olsun. Ama çok hızlı uçarsam 5 dakka. Sahi, kuşlar pencere pervazlarına konup elektrik direklerinde oturacaklarına; aya gitsinler. Ay çok güzeldir bence. Pasparlaktır....bembeyazdır. Arkasında ne var ki ayın?
  Ama uzay gemisiyle 6 ay diyorlardı. 5 dakka o yea.

  Her gün günbatımında mutfak balkonuna koşar, güneşe ısrarrrrlaaaaa bakardım. Gözlerim pişerdi,ölürdü ama ben bakardım. Fanta kapağına benziyor batan güneş. Hiç farkettiniz mi? Neler düşünmüşüm çocuk aklımla ya. Fanta kapağı falan. Güneş'e de alerjim vardır halbuki. Ama şimdi bile ne zaman güneş vursa, ben kaşlarımı çatsam, kendimi zorlayıp gülümserim ve güneşe bakarım. Güneşe kaş mı çatılırmış. Bikeresinde tutulmuştu güneş, çok üşümüştüm. 5. sınıftı.

 Sonra ne zaman kış olsa, odamdaki kaloriferin üstünde oturur, pencereden evlere bakardım. Tabii o zamanlar bütün evler tek katlıydı boztepede. Ve ciddi ciddi şimdi pencereden çıksam, bu çatıların üstünden zıplaya zıplaya meydana 5 dakkada giderim diye düşünüyordum. Bunu hala düşünüyorum. Hop o çatıdan, bu çatıya etti sana 5 dakka. Bilemedin 6. Uçulan kaçılan çin filmlerindeki gibi havada süzülürdüm.

  Küçükken mesafeler hiç uzun değildi. Onlar da küçüktü. Ben büyüdükçe, büyüdü mesafeler. Benim boyum uzadı, mesafeler de uzadı. Hele bazı insanlarla aramda Ay'dan, Meydan'dan daha fazla mesafe var.
  Keşke kısa boylu olsaydım da, sevdiğim insanlarla aramda uzaylar olmasaydı.

8 Kasım 2011 Salı

bir kitap, bir barbie ve bir külotlu çorap

  Yıllar yıllar önce, 23 Nisan'da, aklına nereden esti bilmiyorum ama babam beni saçma bir televizyon kanalının -karadeniztv, meltemtv ya da çaytv olabilir bilmiyorum- o güne özel verdiği bir çocuk programına götürdü.
  Yanımda da bir zamanlar McDonalds'tan yediği bir tavukburgerden zehirlenmesiyle çocukluğumu büyük ölçüde etkilemiş anasınıf arkadaşım Buse vardı. (Liseye gelene kadar çocuk menüsü yedim ben...O kadar ki korkuyordum McChicken menüden...)

  Programın sunucusu kısa kahverengi saçlı -şimdilerde herhalde 462748642354625 yaşındadır, çünkü gerçekten yıllar yıllar önceydi- bir kadındı. Hepimiz onun etrafına konulmuş küçük çocuk sandalyelerine oturduk ve program başladı.
 
   Yemin ederim programda ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, benim sürekli arkamızdaki küçük televizyona bakıp ekranda kendimizi görmemi garip bulmamdı. Program boyunca ben o televizyona baktım ve o yüzden program boyunca herkesin kafası kadına dönükken, benim kafam arkaya dönüktü. Ki bu televizyonda da belli oluyordu.
 
   Kadın yanındaki koca çuvalı gösterip, "Eveeet, program bitiminde hepinize çok güzel hediyeler vericeeeez ama aranızda eğer kardeş olanlar varsa, onlar sadece 1 tane hediye alacaklar." dedi. Ben Buse'nin yanında oturuyordum, ikimiz de birbirimize bakıp gülümsedik ve programın sonunu beklemeye başladık. Oyuncaklaaaaaaar hediyeleeeeeeer ay çok heyecanlı!

  Sonra bu kendi kendine konuşup konuşup konuşup durdu, ardından "Neyse efendim reklamlardan sonra tekrar burada olacağızzz" dedi, biz çocuklar "heeeeeeeeey" diye çığlık attık ve ben merakla beklemeye başladım. Çünkü o zamanlar 6buçuk yıllık hayatım boyunca merak ettiğim tek şey; bir programda reklam arası verildiğinde, ne olduğuydu. Hala da merak ederim.

  Eh.. Hiçbir şey olmuyormuş. Oturup, bekliyorsunuz. Sunucu makyajını tazeletiyor ya da su içiyor, bizlerse oturup bekliyoruz. Oysaki ben neler hayal etmiştimmm... Reklam arasında oradakiler o kadar çok eğleniyorlardı ki, bunu bizim bilmememiz, görmememiz için aptal eşya reklamları geçiyordu ekrandan. Mesela belki de Hugo ve Tolga Abi'nin reklam aralarında Hugo stüdyoya geliyordu ama ben hiçbir zaman göremiyordum! Bu yüzden reklam araları benim için çok gizemliydi. Ama meğer...yokmuş öyle bir şey.
 
   Sonra o dayanılmaz çocuk programı devam etti ama ben gerçekten neler olduğunu hatırlamıyorum. Tabi kadını dinlemektense dönüp dönüp kameraya ya da ekranda nasıl göründüğüme baktığım için hiçbir şey hatırlamamam normal. Ama program kapanırken tüm dikkatimi ona yönelttim çünkü hediyeler dağıtacaktı!
 
  Çuvalın ağzı bir açıldı, bebekler, arabalar, peluş ayılar...ben nasssılllll mutluyuuuuuuum. Kadın herkese hediyelerden verdi, Buse de hediyesini alıp çekildi ve bir ben kaldım.
  Kadının önünde gidip durdum ama kadın bana bakmaya devam edince, "Bana vermediniz?" dedim.
  "E kardeşine verdim ya." dedi "Kardeşler sadece 1 hediye alıyor."
  "Ama...Buse benim...kardeşim değil ki...o...ühüo...benim...arkadaşım.."
  "Yaaa öyle miii" dedi kadın ve çuvalın dibini yoklamaya başladı. "Ama tüm oyuncaklar bitti. Bir tek bu kaldı."
 
  Kalan şey....kalan tek şey...bir tane külotluçorap. KÜLOTLUÇORAP. KÜLOTLUUÇORAAAAAAAP
  Gözlerim dolu dolu külotluçorabı elime aldım ve dönüp beni Buseyle kapıda bekleyen babamın yanına gittim. Merakla Buse'nin elindekine baktım.
  Buse'deyse...BİR KİTAP VARDI.

  Yani şimdi bana yazık değil mi bana....Bütün çocukların güzel hediye aldığı pogramdan ben elimde güzel bile olmayan bir külotluçorapla çıkıyorum. Travma geçirsem geçirirdim çok da güzel bir sebepti o külotluçorap.

  Programdan sonra Buse bizim eve geldi. Kitabına baktım, hem de hayvan öyküleri kitabıydı, her sayfasında resimler vardı, ne kadar güzeldi. Ben olsam onu hemen şimdi okumaya başlardım...aaah benim olmalıydı o kitap. Ama Buse pek mutsuz görünüyordu. "Ben barbie bebek istiyordum of ya. Şuna bak. Kitap. Öf."
  "O zaman değişelim mi?"
  "Külotlu çorapla mı? Hayır hayatta olmaz."
  Külotlu çorapla insan günahını bile değişmez be. Demek Buse buna kanmayacak kadar akıllıydı. O zaman daha büyük bir kumar oynamam gerekiyordu.
  "İstersen...benim oyuncaklarımdan biriyle değişelim?"
  "Hııııımmm olur."
  Sonra bütün oyuncaklarımı döküp baktık ama o onları bırakıp benden resmen hayatımın tercihini yapmamı istedi. "Şu barbie bebeği verirsen olur."
  Aslına bakarsanız bende bir sürü orjinal, et bebek dedikleri barbie bebeklerden vardı. Hepsinin de cafcaflı tuvaletleri, küpeleri,çantaları,kanatları vardı. Ama Buse'nin istediği...o özeldi. Çünkü onun kıyafetlerini annemle ben yapmıştık. O olay 2 saat almıştı ki zaten çok güzel bir kıyafeti olmasına rağmen ben illa biz yapacaaaaaaaz diye tutturmuştum.

  Ne kadar başka bebek seeeeç desem de kız Nuh dedi Peygamber demedi. Ben de onu vermek zorunda kaldım. Sanırım o gün hayatımın kararını verdim. Harika elbiseli, müthiş güzellikteki Barbie'mi dandik bir hikaye kitabına değiştim. Ki zaten okumayı da çok bilmiyordum yani. Ama ben kitap için annemin yaptığı bir barbieyi değiştim. Yani bir bakıma, annemle bir kitabı takas ettim...düşünün.
 
  O günden sonra annem epey bir sordu "Senin o bebeğin nerde Yıldız?" diye ama demedim. "Bilmem....şu hikaye kitabımı gördün mü anne? Bulamıyorum."
  Meğersem alçak kız giderken kitabı da almış Barbie'yi de almış. Hain...

6 Kasım 2011 Pazar

bir kemancının günlüğü

 10 Eylül Cumartesi:
 
Sevgili Günlük,
  Tam yazmaya niyetlenmiştim, vazgeçip Harry Potter okumaya karar verdim.
 11 Eylül Pazar:
 
Sevgili Günlük,
  Tam yazacaktım, üsttekini okuyup yine vazgeçtim. Dün kitap falan okumadım çünkü, televizyon izleyip cips yedim. Hhohoho..

  23 Ekim Pazar:  Sevgili Günlük,
  Bugün bana bizim dershanedeki Ramazan ne dedi biliyoğ musun?
  Ne dedi.
  Ne mi dedi?
  Dedi ki dedi.
  Bana dedi ki.
  Sen dedi.
  İstesen de dedi.
  Boğaziçine dedi giremezsin zaten dedi.
  Ben de işte o gün kaynanamla kavga etmiştim Müge Hanım, o yüzden.
  Al dedi çocuklarını da al dedi git dedi.
  git dedi.
  al dedi.
  bi de dershanedeyiz, öptüm.

  28 Ekim Cuma:  Sevgili Günlük,
  Bugün oldukça güzel bir gün. Çünküüü:
  1-)29 Ekim dolayısıyla sadece 4 ders var.
  2-)4 dersin biri boş
  3-)Geri kalan 3 dersin birinde de diğer sınıflarda olduğu gibi matematik sınavı yok.
  HAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHAHA
  Allahııım ne kadar da havalıyım şu an...aahh....çok havalıyım...zaten çok da güzelim...ya yakıyorum resmen...of...hıhığm....evet....hayat çohoş...evet...
  Nasıl bir tribim nasıl :D

  31 Ekim Pazartesi:   Bu sabah okula giderken dolmuşta görme engelli bir kadın vardı.
  İnene kadar farketmedim. Tam kaldırımda duruyordum ki, birden onun değneği ile kaldırıma çıkmaya çalıştığını farkettim. Gözleri kapalı, benden biraz kısa, ortayaşlı bir bayandı.
  Yenimahalle dolmuşlarına gidecekmiş, okula 5 dakika geciksem kimse ölmez deyip, teyzenin koluna girdim.
  Birlikte durağa gittik, dolmuşa bindi, "Çok sağol canım." dedi. "Ne demek, iyi günler.." dedim. Gülümsedi ve kapalı gözlerini açtı.
  2 mavi göz.
  Ama....çok mavi.
  Ölüm mavisi gibi...
  Gözbebeği yok.
  Çok mavi..
  Gülümseyip gerisingeri fatih dolmuşlarına gittim. Okula gelene kadar da kendimi ağlamamak için zor tuttum. Nereye gidiyordu? Nasıl gidecekti? Ya bir şey olursa?
  O kadar üzüldüm ki, okula geldiğimde bir gariptim. Benim gözlerim vardı. Ama şimdi gözümün gördüğü her şey çok saçma geliyordu. Garip oldum.
  Bu arada sınıfın kaloriferleri çalışmıyor. Biz de ingilizcecilerin zümresinden UFO yu kapıp geldik :D Derslerde bu UFO böyle yüzüme yüzüme vuruyor, ben bir hoş oldum. Dışarda orman manzarası, sınıf loş, ufodan tatlı bir  sıcaklık geliyor, hoca masal anlatıyor derken uyumuş kalmışım tenefüste.
  Okul çıkışında Sude-Aziz-Ben-Aleyna yürümeye başladık. "Bi'şey mi yesek yeea" deyip pastaneye girdik. Salak ben tutturdum puding de puding diye, hepimiz puding aldık.
  Tadı nasıldı...İĞRENÇTİ. İlk kolpayı orda yedik. Resmen kolpa yedik.
  20 metre gittik, fırına geldik. (Pudingleri çöpe atıp içeri girdik) Burdan da Aziz'ler kıymalı, ben çökelekli aldım (bildiğin çökelekliydi. çökelek yani. peynirli değil. çökelek) 2. kolpayı da orda yedik. -----> iğrençti.
  300 metre sonra, bakkala geldik. Geldik gelmesine ama, alacak bir şey bulamadık. İşte 3. kolpayı da böyle yemiş olduk. Aslında ben en büyük kolpayı zamanında ordan sütlaçlı sakız alarak yemiştim. SAKIN. SÜTLAÇLI. SAKIZ. YEME.
  Sonra eve geldim.
  Kapıda kaldım.
  Kapıdan yazıyorum.
  Uykum var.
  Sınav da var.
  Oy.
  Diyorum ki, "Kolpa" diye müzik grubu kuralım, çok süper reklam yapalım, herkes merak edip çoşmak umutlarıyla konsere gelsin ama biz konsere gelmeyip kolpayı bi güzel vuralım. Nasıl? :D
  Süper olur ya. :D

  2 Kasım Çarşamba  Sevgili Günlük,
  Artık bir Sonaycı'yım. YılEcemAz grubu kıymetimi bilemedi. Hıh. Bundan sonra kendimi tamamen Sonay'a adiyiciğim. Adamazsam topuğumdan vur beni git balkondan at beni.
  Ama Aziz'le ben Sonaycı'larla atışırken, Aziz "Ben Onur Kuruluyum, Ecem hem başkan hem en iyi matematikçi. Yıldız da...umm....yıldız da....şey...yıldız." dedi.
  "Aziz?!" dedim şok içinde. "Nasıl benim gruptaki vasıfımın ne olduğunu bulamazsın?" Ne olduysa orda oldu.
  Şu an din dersindeyiz ve kaçıncı sayfada olduğumuz konusunda hiçbir fikrim yok. Onu bırak, kitaptan mı işliyoruz, napıyoruz bilmiyorum. Zaten dersi dinlediğimm yok amaan. Neyse bunu din sınavına girecek aysonundaki Yıldız düşünsün.
  Hah. Ne diyordum?
  Sonay çok ileri görüşlü biri. Ahh Sonay...Onun grubunda olduğum için çoh mutluyum. Benim canım Sonişim....Ha bir de Sude var grupta hıhığm...Neyse.
   Sonay harika bir insan, çok bilge. O konuşunca havada uçan sinek bile susar hıhığğğğğğğğm. Onun gibi bir başkanım olduğu için çok şanslıyım. Allah Sonay'ı Sonaycılar grubunun başından eksik etmesin. :D
  Artık Ramazan'ın "Sen istesen de Boğaziçine giremezsin" lafını aştım. Öğh Boğaziçi çok banal ayooool. Yani iki soru daha çöz de KTÜ ye gir. Iğgh. Boğaziçi de neymiş. Ama ben bu gidişle Boğaziçine girerim ancak, daha çok çalışmalı, KTÜ astronotluk ve uzay kaldırımı mühendisliği almalıyım.
  İşte yarın da ilk sınavımıza giricez, okul 3215. sınavdan gittiği için çok havalıyız. Neyse ben saçımı düğün saçı yaparım o bana uğur getirir.
  Hıhığm
  Evet
  Hıhığm
  Evewt
  Ay o kadar mutluyuum kii sonişimleee , içimden şarkı söylemek geliyorrrrr.
  Bir
  Bir.
  Biri
  Biri
 -lerine
  Bakağ
  r
  Bakar
  Bakar
  Dururm.

 Not: EcemAz grubuna süper gizli darbemizi 11.11.11 de vuruciğiz. Kimseye deme. Hıhıhğm. Sakın. Çok gizli darbe.
  Öptüm,
  Yıldız

 Not: Sonay çoh ileri görüşlü biri.
        Can Sonay.
       Cano Sonay.
      Canım Sonay.
  Bak Aleyna sen de yola gelmelisin bence. Nadide'nin (who has düz hair) 2. tercihisin bakkkk.


orjinal metinlerden alınmıştır, arada atlanan sayfalar da mevcut. öperim :D

Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı