Ağaca tırmananlar

31 Aralık 2012 Pazartesi

YILBAŞI SÜRPRİZİ

  BEN!
  Evet sürpriz benim vuhu!!

  Afsdfsgdf.

  Tamam.
  Şimdi bu akşam saat 20.00'da yılbaşını kutlamak üzere sınıfça Sude'nin evinde toplanıyoruz. Pijama partisi yapacağız, Sude'nin annesinin yaptığı dönerden yiyeceğiz ( Sonra da yok kadın yemek yapmıyor hupbarabillah supbarabillah :D) Omegle'da insanlara cam açacağız, şarkı söyleyip dans edeceğiz FALAN FALAN.

  Ama ben ayriyeten...................size....................twitter üzerinden...........................CANLI YAYIN YAPACAĞIM! HUHUHUHUHU!

  Sizler, blogumun milyonlarca takipçileri, o kadar ısrar ettiniz ki kıyamadım. Zaten çok da ünlüyüm, diğer ünlü arkadaşlarım yapıyor ben yapmazsam olmaz değil mi. (!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!) :D

   Şaka bir yana, yıllardır hayalini kurduğum bir şey. Yapanı görünce özeniyorum, kıskanıyorum, ne yapmış hemen izliyorum, ben de istiyorum, çok sebepleniyorum. Bir kerecik yapayım da gönlüm olsun, güzel bir başlangıç olsun.

   Tam olarak ne yapacağım?  Böyle açacağım kamera, belki de kimse izlemeyecek ha. :D Ya da en kötüsü millet dalga geçecek. :S Öyle bir durumda hemen kaparız bir şey olmaz da (:D) artık yapmak istiyorum yani gerçekten. 2buçuk yıldır videoblog hayali kuruyorum, çok istiyorum yeni yıl hayalim bu.

   Eğer izlemek, konuşacağım şeyleri dinlemek -ne hakkında konuşacağım lan- isterseniz, sizi 8buçuk-9-9buçuk gibi twittera bekliyorum. Saati belirlemedim, twitterdan tumblrdan feysten her yerden haber veririm.


   http://www.twitter.com/ddaldakikemanci


   NOLUR GELİN SORU SORUN SOHBET EDELİM LÜTFEN ORDA SADECE 2 KİŞİ GÖRÜP REZİL OLMAYAYIM. Yeniyılın hatrına, gönlüm olsun mutlu olayım lütfen. :D

   Hepinizi bekliyorum.
   ÇOK HEYECANLIYIM.
   NE GİYECEM!!!!?!!?!!?!

 

12 Aralık 2012 Çarşamba

12.12.12

    Evimin kapısının önünde oturmuş, sensörlü ışığı ayağımı havaya kaldırarak yakmaya çalışırken birden durup "Lan..." dedim. "....bugün 12.12.12....yani bir daha 100 yıl sonra gelecek bu tarih..."
    Sonra halime baktım; sabah beden dersi için getirdiğim kıyafetleri merdivene sermiş üstünde oturuyorum (ki annem görse gebertirdi muhtemelen), yanımda çantam açık duruyor (ki annem pis yere alana kadar canını çıkardığım çantayı koyduğumu görse yine gebertirdi büyük ihtimalle), önümde kocaman bir keman kutusu, elimde bir matematik soru bankası ve soruları görebilmek için 10 saniyede bir sönen sensörlü ışığı ayağımla harekete geçirmeye çalışıyorum.
 
   Bir yardım arayışı içinde etrafıma baktım, arkamda; yukarı çıkan basamakların sonundaki yangın merdivenin kapısından günışığının sızdığını görüp kitabımı da alarak oraya geçtim.

   Anlayacağınız bugün okuldan son saat sınavımız olduğu için epey erken çıkmıştık, bilgisayarda güzel güzel diziler izlerim diye mutlulukla koşarak eve gelmiştim ve anahtarımın olmadığını anlayıp kapıda kalakalmıştım. Kardeşim 5te gelecekti, saat daha 4 bile olmamıştı. Yani 1buçuk saat kapıda oturacaktım, kaçarı göçeri yoktu....tabii eğer benden de anahtar taşıma özürlü kardeşimde anahtar varsa....

    Üste çıkıp diğer kata çıkan merdivenin ilk basamağına tişörtü ve eşortmanı serdim, üzerine oturdum, üşüyen bacaklarıma hırkayı serdim, önüme kitabımı aldım ve başladım güzelce matematik soruları çözmeye. Bir 5 dakika oldu olmadı, altta, bizim karşı komşunun kapısı açıldı.

  "E kimse yok burda?!" dedi taşınalı daha bir ay olmuş tanımadığım kadın.

   Yaaaaaaaa! Işığı sürekli açıp kapamamdan sanırım dikkatlerini çekmiştim! Biri var sanmıştılar!

  "Aa baksana çanta manta açık duruyor orda onlar ne öyle?"

  GERİZEKALI KAFAM! Çantayı içi dışarı dökük vaziyette merdivene bırakıvermiştim!

    Kadın bizim kapıya geldi, zili çaldı ve beklemeye başladı. Ben de hemen yukarıdan sessizce izliyordum. Başta "burdayım" falan diyecektim ama baktım ki beni görmedi, ses etmek istemedim açıkçası. Hiç ses çıkarmadan bekledim.

   Kadın "Yok evde kimse.." dedi ve dönüp kapısını kapattı.
   Kadının bir süre delikten bakma ihtimalini göz önünde bulundurarak 2 dakika bekledim, sonra tin tin basamakları atlayıp çantamı kaptım ve yanıma koydum.

   5 dakika sonra yine kapı açıldı. Bu sefer kadın ve kocası çıktılar. Kadın fısıldayarak "Aaa bak çanta vardı şurda almışlar çantayı..." dedi.

   SALAK KAFAM! BU SEFER DE ÇANTAYI ALIP KEMANI BIRAKMIŞTIM!

   Kadın kendini resmen bir Agathe Christie romanının içinde hissediyor olmalıydı. Bi bakıyorsun kapının önünde sürekli ışığı yakan biri var, sonra bir bakıyorsun kimse yok çanta var, sonra yine bir bakıyorsun çanta da yok adam da yok. AYOL HIRSIZ MIDIR NEDİR CIK CIK CIK ALLAH KORUSUN?!
   Bir-iki olay yeri inceleme yaptı, birkaç cıkcıkladı -yine de beni görmedi- sonra da asansöre binip gitti. Ben de rahatladım.

   Gerçekten saat algılama gibi bir yeteneğim olduğu için -hiç saat takamadığımdan kaynaklanıyor. havanın durumuna, bulutluluk, denizellik, güneşin konumu, rüzgarın geliş yönü gibi etkenlere bakarak saati tahmin edebiliyorum artık jhdkj- büyük ihtimalle saat 16:35 olmuşken ben artık inanılmaz derecede tuvaleti gelmiş, taşta oturmaktan karnına ağrılar girmiş vaziyette olduğum yerde kıvranıyordum. Güneş de neredeyse tamamen battığı için önümdeki soruları göremez olmuştum ve beni oyalayacak hiçbir şey yoktu. Ben de kitabı kapatıp kafamı önüme koydum ve karanlıkta huzurla beklemeye başladım.

    "Millet evleniyor lan şimdi..." dedim kendi kendime. "OHA LAN BUGÜN LONDRA'DA HOBBİT FİLMİNE GALA YAPIYORLAR. Ulan Yıldız güya da gidecektin hayallerini kuruyordun...şimdi oyuncu yarin Elijah galada gülücükler atıyor zilli kızlara, sen de büyük ihtimalle ishal oldun tebrik ederim." Gerçekten kolpa bir hayatım vardı. Boşuna kolpalık tacım ve kolpaland'im yoktu.

   Sonrasında bir çift beni gördü, kime baktınız vs dedi oraları atlıyorum. Sonra kardeşim geldi, eve geçtik şimdi burdayım işte. 2012 yılının 12nci ayının 12nci günü işte böyle geçti. BURAYA BİR ALKIŞ.



   Bunun haricinde şu sıralar yıllık yazılarıyla boğuşuyorum. Gerçekten yazarlık yeteneğimin faydasını gördüm, çatur çutur yazıyorum mehehehe alnımın akıyla çıkıyorum. Valla  haa nasıl başlarsam başlayayım süper gidiyor, müthiş bitiyor. Bu konuda okulda en az sıkıntı çeken insan benim herhalde ama yine de çok sinir stres iş. Herkes YGS kaygısını bıraktı, yıllığı bitirme derdinde. Ben de şu zamana kadar çok güzel yazılar aldım, arkadaşlıklar ve anılar tazeledim, her yazıyı gözlerim dolarak okudum, güzel geçiyor yani.

   100 yıl sonra hala burada olursam, yine kapıda kalırsam ve hala 49 takipçim olursa yine bu konulu bir blog yazacağım söz veriyorum. :D

   Çok yorgunum, gözlerim kapanıyor, hepinizi öpüyorum. :-*

8 Aralık 2012 Cumartesi

kendine çıkmak kendine çatmak

   Akşamları çok yorgun ve yılgın olduğum için doğru düzgün ders çalışamıyorum. Mesela dün has güzel 4 tane tarih testi çözdükten sonra -hem de saat daha 7buçuktu ohohohoh- birden bütün konsantrasyonumu kaybettim. Oturup kalmışım böyle sonra bi baktım saat 9buçuk olmuş. Şoka girdim, gittim yattım sonra. Bir de cuma akşamı ya, insanın cuma akşamları tatil yapası geliyor.

   Yıllardır önemli bir sınav öncesi çalışırken de aynı şeyleri yaşadığım için hep sabahın 3-4ünde kalkar çalışırım. Çok da verimli geçer. Ev sessiz, dışarısı karanlık, böyle mis gibi bir ortam....Hep de yüksek alırım öyle çalıştığım sınavlardan. Çünkü çok verimli oluyor. Evet YGS de bir sınav. YGS'ye de sabahın köründe kalkıp çalışabilirdim belki, neden olmasın?

  Çok mantıklı bir fikir bulmuştum. Her sabah 4buçukta kalkacak, ne istiyorsam o konuda test çözecek ya da konu anlatımı çalışacak, sonra da okuluma gidecektim. Ha-ha çok güzel olacaktı.
   Bu amaçla ilk akşam alarmı malarmı her şeyi kurdum, yatağımın yanına koydum, büyük bir heyecanla uyudum.

  Sonra sabah saat tam 4buçukta alarm çaldı. Sabahın köründe zangırrrrr zunguurrrr çaldı. Ben ne yaptım? Alarmı kapattım, "Tamam şimdi çalışma vakti..." dedim, geri yattım. Uyandığımda saat 7 olmuştu.

   Ertesi gün alarmı alıp odanın yataktan en uzak köşesine koydum ki kalkıp yürümek zorunda kalayım, böylece uykum açılsın.. Saati gelince alarm tekrar çaldı; rüyamda çalan bir alarm duydum "Bu ne ya..." dedim sonra gözlerimi açtım.

   Sonra olaylar aynen şöyle gelişti; yataktan kalktım, odanın diğer ucuna yürüdüm, alarmı kapattım, gerisingeri döndüm ve yattım. Sabah uyandığımda saat tekrar 7  olmuştu.

  Tabii ben bunları yapıyorum ama uyanınca da "NEDEN YILDIZZ NEDENNNN" diye sinirden ağlıyorum. Halbuki bünyem buna alışık. Akşam erken yatar sabah erken kalkarım. Erken kalkar yol alırım, neden olmuyordu neden!

   Sonra o günün akşamı bu sefer alarma "Sakın kapatıp yatma." diye not düştüm, erteleme sistemini açtım, yatağın yanına koyup yattım.

   Saat 4buçukta alarm çaldı. Gözlerim yarı görür halde kalkıp ekrana baktım "Sakın kapatıp yatma....gerizekalı" yazıyor. Ardından "Evet....yatma....sakın...." deyip alarmı erteledim ve yattım.

   10 dakika sonra tekrar çaldı. Tekrar erteleye bastım.
   10 dakika sonra tekrar çaldı. Tekrarrrrrr erteleye bastım.
   10 dakika sonra tekrar çaldı. TEKRAR erteleye bastım. Ama bu sefer, alarm kapanmadı. Alarmı görseniz nasıl cırlıyor, "kalksana zilli kız beni burda bağırttırmasana gerizekalı," diyerekten. Ben de uyku sersemiyim gözlerim görmüyor, beynim uyuşmuş, basıyorum kapanmıyor, alarmın sesi berbat bir çığırtı.....o kafayla telefonun arkasını bir hışımla KOPARTTIM, bataryayı yere fırlatıp tekrar yattım.

   Sabah uyandığımda yine hüsran yine hüsran. Ama yılmadım. Dün akşam tekrar alarmı kurdum, bu sefer kalkacaktım lan.

   Alarm çaldı, kapattım. Sonra odaya annem girdi çıktı, ışıkları açtı, kardeşim geldi bir ara.....nedense onlar da kalkmış. "Haha bu sefer uyanacağım lan oley, uyandım işte hadi yıldız kalk bakalım...hopppp..." dedim. Bir zafer edasıyla kalktım, telefonu aldım. Saate bakıp gururla gülümseyecektim. "Beni yenemedin uyku!" diyecektim. Saate bir baktım....LAN SAAT OLMUŞ ALTI BUÇUK.


   Zaten 7de uyanıp buçukta da evden çıkıyorum ben. Altıbuçukta uyansam nolacak. OFFFFFFFF.
Sonra gittim banyo yaptım, geldim blog yazıyorum. Halbuki test çözebilirdim. Ama onun vakti geçti, 4buçukta olacak iş o.

   Belki de 4buçuk beynime çok erken geliyor. 5 yapsam acaba bir değişim olur mu? Haydi lütfen ya. Bu akşam tekrar deneyeceğim.


  Bu arada bu kısım başlığın "Kendine Çatmak" kısmıydı. "Kendine Çıkmak"sa tabii ki yine benim kolpalığımdan kaynaklanıyor.

  Malum yılbaşı yaklaşıyor, her yıl yaptığımız gibi bu yıl da sınıfça bir çekiliş yaptık. 8 tane kağıt yazdık -hoca da dahildi çekilişe- herkes bir tane çekecekti, biliyorsunuzdur çekiliş işleri nasıl yürüyor, niye anlatıyorum. :D Neyse ben çektim bir kağıt, gizli gizli açtım....bi baktım kağıtta bir Yıldız işareti var. '*' bunun gibi. "Bu yıldız işareti ben mi oluyorum?" dedim. "OOO KENDİNİ Mİ ÇEKTİN?" dediler, al baştan tekrar kağıtları kapayıp çektik.
  Bu sefer yine heyecanla açtım, yine YILDIZ. "Yine kendim haskjdhsjkdkjh" dedim, tekrar başa döndük.

  Bu sefer gözlerimi kapatıp çektim, YİNE KENDİM ÇIKTIM. Nadide en sonunda "YA YETERRR" dedi. "Tamam bak bu sefer hiçççççç bakmıyorum." dedim, inanmayacaksınız ama yine kendim çıktım. En sonunda Nadide benim adımı çıkardı, bana çektirdi, sonra adımı ekleyip diğerlerine çektirdi.

  Bu kadar da bahtsızlık olmaz arkadaş. Hobbit galasını da kazanamadım zaten. Hadi beni geçtim, kazanan türk yok. Madem şansımız yok ne diye umutlandırıyorsunuz çipler. Yeter.

27 Kasım 2012 Salı

bilgilendirmeli yazılı blog

  Sorun şu ki, yaptığım ilk videobloğu blogspotum kabul etmediği gibi; içinde düzenlenmiş videomun kopyasının bulunduğu bilgisayarım da çöktü. Hobbit planlarımda kesintiler oldu yani. Bip bip bip bip.

  Bu yüzden bir bilgilendirme yazısı yazayım dedim. Eski günlerdeki gibi. Biraz hayatımda şu şu oldu değil de, bilgilendirmeli yazı. Bilgilenin. Haydi başlayalım.

  Youtube üzerinden videoblog yapanlar üzerine fikirler:

 
Çok kuğul olmasının yanında, çok cesaret isteyen ve de çok etkili bir iş BENCE.

    Çok kötü yanları var mesela...
  -- Bir kere sen bu videoyu yüklüyorsun ama "Herkes görür mü?" , "İlerdeki yetişkin hayatımda karşıma çıkar mı?" , "Kişisel görüntülerimden kafamın resmini kesip çıplak pozlara şoplayıp kapımın altından atıp şantaj yaparlar mı?" gibi deli sorular var. En azından Müge Anlı kafasıyla büyüyen bir nesilden olan benim kafamda bu deli sorular var. İnsanlar manyak çünkü. Psikopatlar. Hele işsiz türkler çok yaratıcı bu konuda. Tövbe bismillah, ürperdim. Sırf bu sorular yüzünden de çektiğim videoyu youtube'a yüklemedim. Arkadaşlarım görürse bu benim okul hayatımı nasıl etkiler, abaza türkler altına neler yazar diye düşünüp irkildim. Zaten güzel değildi.

  -- Sonra yorumları var bu işin. Beğenmeyenler olacak, zevkine ana bacı küfredenler olacak, "UNLIKE" tuşuna abananlar olacak, "boş iş" deyip kalbimi kıranlar olacak ve dış görünüşümle ilgili kötü yorumlarda bulunanlar olacak ve en kötüsü dış görünüşümle ilgili özellikleri yaratıcı küfürlerle birleştirenler olacak. Of. OF.

  -- Ayrıca ekipman olayına ne demeli? Benim gibi telefonu tutup çeken insanlar resmen eziyet yaşatır HD kalite izlemek isteyenlere. Ünlü vlogculara bakıyorum, kamera desen 5 milyarlık, ışık desen 2 milyarlık, oda desen stüdyo gibi adamın parası var, işi yok yapsın videoblog, yapsın bir zahmet. YAPSIN ULAN HELAL OLSUN. :D

   Çok iyi yanları da var ablası...
 
-- Hep kötü hep kötü değil tabii ki, iyi yanları da var bu işin. Bir kere mimiklerin ve sesin anlattığın şeyi etkili kılan en önemli şeylerdir. Örneğin geçen gün bir arkadaşım "Yıldız 'hıhıhğmğmğmğm' nasıl okunuyor Allah aşkına yamuşup kalıyorum okumaya çalışırken sinir oluyorum." dedi ben de "Hımğmğmğmğmğmğmğmğmğ." diyerek anlattım fakat şimdi siz bunu anladınız mı bu yazmamdan? HAYIR. :D Etkisi de olmadı. :D
    Ama var ya bu mimikleri yazıyla anlatacağım diye uğraşmaktan mimik betimleme profesörü oldum, her duyguyu yazarak VER.....EMİYORUM YİNE DE. Olmuyor.

    Mesela sesimi yükselttiğim, heyecanlı bir tonla konuştuğum zaman BÜYÜK HARF kullanıyorum. Söylediğim şeyi kastetmediğimi, zaman zaman kastettiğimi, zaman zaman komik bulduğumu....anlayacağınız her şeyde HIĞHIĞIĞMĞMĞMĞ kullanıyorum ki neyse kimse buraya 10 saat dilanlatımdan sonra bi 10 saat daha dilanlatım görmek için gelmedi. Burada keselim bu konuyu.

   Demek istediğim, ben hem yazar-okuyucuya hem de görüntüsever-dinleyiciye hitap etmek istiyorum. Vlog bu ikisini de yapıyor. Çünkü bu kadar uzun yazıları yazan ben bile, bazen yazı görünce üşeniyorum arkadaşlar. Eve geldiğim zaman özellikle blogları arayıp, metin bulup okumuyorum açıkçası. Açıyorum youtube, tıklıyorum en sevdiğim vlogculara; ne hakkında konuşmuşlar onları dinliyorum. Güzel yani.

  -- Dürüst olmak gerekirse, "kimseyi önemsemeyin önemli olan sizsiniz" felsefecilerinin aksine ben insanların hakkımda ne düşündüğünü ÖNEMSİYORUM. Bazen bir yerden çıktığım zaman insanlar benim hakkımda bir şey diyor mu, fısır fısır konuşurken acaba benden mi bahsediyorlar, acaba kötü bir şey mi yaptım bilmeden, acaba çevremdeki insanlar gerçekten beni seviyor mu gibi düşünceler aklımdan geçiyor. Kendime olan güven ve sevgimi çokça kaybettim ya. Ve bu beni çok üzüyor. Bazen bir sürü kötü özelliğim olduğunu düşünmeden edemiyorum. "Hadi iyi ve kötü yanlarımı söyleyin" li aktivitelerde kötü yanlarımı duymaktan korkuyorum çünkü benim aklıma bu yanlar geliyor ve ben duyacaklarımdan korkuyorum. Utanıyorum. Fazla duygusal bir insanım. Atılganlığımı da çokça kaybettim, hepsinden cebimde hala biraz var ama eskisi gibi değilim.

   Örneğin, bende kessssssinnnnnnlikle ama KESSSİNLİKLEE duygu ve düşünceleri "Konuşarak" anlatma yeteneği yok. Yok yani, Allah vermemiş. Bazen öyle oluyor ki, bir tartışmada düşündüğümün tam tersini bile söyleyebiliyorum. Bazen tartışırken paniğe kapılıyorum, kendimi nasıl ifade edeceğimi şaşırıyorum, bir tartışmanın ancak eeenn üstt safhasında söylenebilecek bir şeyi şak diye ikinci turda söylüyorum. Bu da insanları şoka sokuyor, savunmaya ve haklı olarak kızma moduna alıyor ve ben de göz yaşları içinde uzaklaşıyorum ordan çok utanıyorum.

   Bazen sesim duyulmuyor biliyor musunuz. Bir şey anlatıyorum, bir bakıyorum adam almış gitmiş; bir şey anlattığımın farkında bile değil. Ya da ortada dönen konuşmaya bir cümlemle giriyorum ama konuşmayı sürdürenler benim konuştuğumu farketmeden konuşmaya devam ediyorlar ya da söylesem bile kimse duymuyor. Bir insanın kendini ifade edememesi kadar kötü bir şey yok. Şu an bile gözlerim doldu. Kimsenin sizi duymadığını ya da önemsemediğini farketmek hayatınızda kendinizi en kötü, en kötü hissedebileceğiniz andır. Bir hayaletsinizdir, vızıldayan bir sinek.. Daha fazlası değil.

   Kızlarda "ya ama şimdi anlatamam" tribi vardır, biliyorsunuz. Bir erkekseniz; bu bir tuzak! "Anlat hadi.." demeniz lazım çünkü kız kısmı dediğin nazlıdır, biraz süründürür, istek görmek ister. Hah. Bugün şimdi arkadaşıma "Bir şey anlatacağım sana." dedim. Cevap vermedi. Duymadı sandım, diğer arkadaşıma "Şunu bırakayım geliyorum." dedi, ben de "Tamam." dedim. Bilmiyorum kime dedi bırakıp geleyim diye, neyse işte sonra baktım kız gelmiyor. Sınıfa girdim, "Ha gelmeyi unuttum di mi.." dedi güldü, sonra ee anlat dedi. Ben de "Ama şimdi onun şeyi kaçtı oooooooo." dedim gülerek gız tribiyle. Kız "Peki." dedi döndü arkasını lan. Lan?!

   Yani benim ne anlatacağım umrunda değildi. Hayatını aydınlatacak bir şey değildi benim koridorda yaşadığımız komik bir anı anlatmam ki o anlatacağım şeyin bu olduğunu bile bilmiyordu. Önemli değildi, anlatsam sadece dinleyecekti beni kırmamış olmak için ama anlatmasam da bununla yaşayacaktı yani dünyanın sonu değildi. :D Ki bu mantıklı bir durum ama insan üzülüyor ya. Kendimi bir toz tanesinin içindeki minicik bir toz atomundan başka bir şey gibi hissetmiyorum. Bir noktayım sadece. Umursanacak bir şey değil. O bile değilim. Hiçbir şeyim. Hiçbir şey'i doğru yazdığım için  HİÇBİR ŞEY BÖYLE YAZILIR kendimi tebrik ediyorum, aferim bana.

  Ki bu konuya da videobloglardan geldik, tekrar kendimi tebrik ediyorum ama bu sefer kompozisyon yeteneğim için. "Teşekkürler Yıldız."
  "Çak bir beşlik beyin!" Evet çok yalnızmışım gerçekten. Tamam üste kaydırayım en son ne diyormuşum okuyayım.

  HAH. Buradan şuna varmak istedim. Ben de istiyorum ki insanlar beni sevsin. Yaptığım çoğu şey bunun için. Sevgiye o kadar muhtaç bir insanım ki bilseniz şoka girersiniz aslında. Asla "yalnızlığımla mutluyum o yee" olamadım. Hayırrrr, yalnız kalmak, evde yalnız kalmak dışında, korktuğum en büyük şeylerden biri. Karanlık değil, asla değil. Yalnızlık.

  İşte vloglar da size bu tanınma, sevilme fırsatını veriyor. Bu blog niye var sanıyorsunuz ben kendimi eğlendireyim diye mi, açıkçası kendi başıma yaptığım çok güzel faaliyetlerim var resim,müzik gibi; çok eğleniyorum. Burası tanınmak, sevilmek, düşüncelerimi aktarabilmek, insanlara varlığımı kantılamak için.

  Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz'ları yaşıyorum bildiğiniz ha. Yaşar diye bir eleman var, adam nüfusunda ölü görünüyor, zavallıcık kimseye kanıtlayamıyor yaşadığını. Yaşarken ölü yani. Ben de bir bakıma sanki öyleyim. Dışlanıyorum demiyorum size, asla dışlanmıyorum. Sadece bu üzüntüleri yaşıyorum sürekli. Öyle yani.

   Ama şimdi videoblog da her yiğidin harcı değil..
   Değil tabii ki. Şimdi benim gibi yüzünde altın orana....hadi altın oranı geç simetriye dair bir şey olmayan bir kız için....saçmalamayın burnum resmen 2 santim sola kayık ve farkettim ki etrafımdaki insanların "Farkedilmiyor bile saçmalama." lafı yalanmış. Çünkü bazen çok alakasız bir yerde bana burnumla ilgili soru soranlar oluyor, güler bir yüzle cevaplasam bile oradan ayrıldığımda üzülüyorum.

  Şükretmek lazım tabii ki neler neler var ama.....çirkinim. Burnum kırıldı, ona estetik yaptırdığım zaman da güzelliğim doğal bir kaynaktan gelmiş olmayacak. Yapma bir insan olacağım. Ama patır kütür yaptırıyorum gençler estetiği hiç de umrumda değil yapmaymış falan adsghsfs. Çatır çutu yaptırıyorum valla şu lise bitsin tüm eski burunlu fotoğraflarımı siliyorum jhas :D Sonuçta sağlık her işin başı hıhığm..

  Yani şimdi benim gibi bir kız da kalkıp kameranın başına geçmesin. Geçince de "senin burnun ne amk." "dişlerin çok çirkin.o_O" gibi yorumları görünce üzülmesin.

  Ayrıca benim gibi konuşamayan bir kız da geçmesin kamera karşısına.

  Ayrıca geçeceksem ingilizce konuşmalıyım. Ki ingilizceyle kendimi TAMMMMMAAAAAMIYYYYYLAAA ifade edemeyeceğim kuramayacağım sanatsal cümleler olacak.

  Ben geçmiyim ben orda işim ne ya.




 Bugünlük burada keselim. Videoblog üzerine bir yorumunuz varsa, bugüne kadar hiç yorumunuzun olmadığı çeşitli iletişim noktalarıma yorumlarınızı bekliyorum, iletişim bölümüne tık, yukarda.
   




20 Kasım 2012 Salı

hobbit haftası: 1. gün



 Blogun şeklinden de anlayabileceğiniz gibi, bugünden itibaren Aralık 14'e kadar bir "Hobbit Haftası" düzenleyeceğiz!
 Ama özellikle bir "Hobbit Haftası" yapmamın sebebi, Hobbit Galası'na bedava katılım hakkı veren yarışmanın sonuçları 19Kasım-1Aralık haftasında açıklanacak. Sonuçlar açıklanana kadar ben de her gün bir hobbit yazısı yazacağım, bugün de 1. günümüz oluyor. İnşallah 5-6. gün gibi buraya "KAZANDIM LAN" yazmak nasip olur, siz de tüm dualarınızı bana yöneltin; kazanayım şu elijahı göreyim de artık çenem kapansın yeter, siz de bıktınız ben de bıktım. :D

 Tamam bugünkü konumuz, benim sahip olduğum yüzüklerin efendisi-hobbit eşyalarınn tanıtımı. İşte size evimde bunlara ait ne var teker teker göstereceğim.


  HEM DEEEE VİDEOYLAA DIP ÇIS ÇIS.

ki video hata verdi. onun bi yolunu bulana kadar 1. gündeyiz.

15 Kasım 2012 Perşembe

kolpagörl

  Tabii ki kolpa yedim.

  Yaklaşık birbuçuk hafta önce, yine bir gün okulun ana koridorunda amaçsızca yürürken, o esnada yanımdan geçmekte olan müzik hocama gülümseyip "İyi dersler hocam :)" dedim. O da güldü, sonra yoluma devam ediyordum-derken hoca "Yıldız..." dedi. "...çıkışta müzik odasına gel."

  Çıkış oldu, heyecanla müzik odasına gittim. Salak değilim ya, anladım tabii ki beni neden çağırdığını. Solomu çalıştırmak için çağırıyordu. Daha doğrusu, soloları dağıtacaktı artık, haftalardır bana söylettiği şarkıyı sonunda birine verecekti.

  Sınıfa gittim, 12lerden tanıdığım 3 kız daha geldi -adaylar- sonra birden başka başka öğrenciler de geldi, öğrencileri bir yetişkin sürüsü takip etti; koca koca iki adam, birkaç kadın geldi, öğrenciler gelmeye devam etti derken.....bir baktım sınıf tıka basa dolmuş.

  Hemmen "BUNLARIN ÖNÜNDE Mİ SÖYLEYECEĞİM....." diye şoka girdim. Meğer hocanın son dersi (fenlere her gün 8 saat bizden bir saat fazla) 9. sınıf öğrencilerineymiş, yanında da derslerine eşlik eden stajyerler varmış.

  Dersini işledi, zil çalınca da İstiklal Marşı'nı okutmaya gitti. Giderken "Siz Yıldız'a söyletin ben gelene kadar o biliyor şarkıyı..." dedi.

  Şimdi beni piyanonun yanına aldılar; önümde bir adamın elinde keman, ötekinde saz, kadınlardan biri piyanonun başında, diğeri yanımda, öteki arkamda, bir diğeri solumda, aday kızlar çaprazımda....resmen beni ablukaya aldılar.

  Müzik aletlerinin başında kendinden emin insanlar görünce sanıyorsunuz ki oooo bunlar şimdi stüdyo kaydı gibi çalacaklar; bi başladılar çalmaya, başından sonundan; ayrı ayrı, kimi dinleyeceğimi şaşırdım.

  Sonra gözümün içine bakarak "E HADİ SÖYLE O ZAMAN..." dediler.

  Hiçbir zaman için topluluk karşısında soğuk kanlı olabilen bir insan olamadım.
  Aslında birkaç alıştırma yaptıktan, sahneye çıktıktan hemen sonra o korku geçiyor; fakat yine de biri size "HAYDİ SÖYLE.....EVET DİNLİYORUZ....SENİ ÇEMBERE ALDIK HEPİMİZ SANA BAKIYORUZ....SÖYLE HADİ....SÖYLESENE" diyince haliyle insan ürküyor.

  Önce yanaklarım alev aldı, sonra tüm yüzüme alev saçıldı, sonra gözlerim doldu ve ben söylemeye başladım.
  "Gönlüm.....senin....esirin...."
  Hayatımda ağzımdan çıkan en detone sesti az önce çıkardığım... Berbattı. Derin bir nefes alıp yeniden başladım.
  "G..ö..nlü.m..m...seninin.....esiiirin...."
  ALLAH! OLMUYORDU! Tekrar başa sardım.
  Bu sefer de söylüyordum ama yanaklarım titriyordu. BİR İNSANIN YANAKLARI TİTRER Mİ LAN? YANAKLARIM TİTRİYORDU.

  Sonra kötü olan, bana moral olsun diye eşlik yaptılar. Fakat ben kimsenin eşliğini istemiyordum, kendi sesimi duyamadım. Zaten piyanodaki kız bi notaya basıyor, ötekine basmıyor o kaddddaarrr dikkat dağıtıcıydı ki.....kemancı desen benim söylememle çalıyordu, halbuki meral hocanın çalmasıyla söylerdim ben.

  TAMAM. Şimdi bahaneler buluyormuşum gibi oldu ama, gerçekten kötü bir ortamdı. Hayal edebiliyor musunuz bilmiyorum. Bir müzikçiler çemberi içindeydim, haydi söyle diyorlardı, utanıyordum.

  Sonra "OOO SEN BURDA BÖYLEYSEN SAHNEDE NAPACAKSIN YANAKLARIN TİTRİYOR DAHA DÜZGÜN SÖYLE ORADA DAHA ÇOK İNSAN OLACAK BİZE SÖYLE BİZ SANA MORAL VERİYORUZ" dediler. Ben iyice utanmanın yanında iyice sinirlendim. Hepsi orda birer müzik eleştirmeni kesilmiş, saçma sapan yorumlar...

  Ardından hoca geldi de rahat bir nefes aldım. "Haydi gel." dedi. O kıvrak parmaklarıyla piyanoyu dile getirdi, bir güzel çaldı, ben de söyledim. Sonra işte rahatladım, montumu giyindim, beklemeye başladım.

  "Şimdi Yıldız..." dedi. "AYY GÖZLERE BAK KIYAMAM HAHAHAHA."

  O ana kadar kendimi o kadar iyi tutmuştum ki... Hatta ağlamadığım için, sonunda hayatımda ilk kez güçlü kaldığım için mutlu olmuştum; kendimi alkışlamıştım, kafamda madalya töreni yapmıştım... "Bu plaket Yıldız Aşar'a gidiyor, Yıldız Hanım şimdi ben plaketi veriyormuş gibi yapayım, fotoğraf çekilelim." demiştim...
 
   Ama ne zaman ki hoca "AY GÖZLERE BAKK...." dedi, ben o zaman artık boşalmaya ramak kalmış gözlerimin çoktan dolu olduğunu farkettim. Ve de durduramadan, yaşlar gözlerimden akmaya başladı.

  "Yıldız tamam sesin çok güzel ama orada protokol olacak, heyecana yer yok."
 
  Tamam, kadın haklı. Ama ben daha önce 3 kere daha bu olayı yaşadım; ilkokulda şarkı söyledim, sanatmüziğikorosunda solo söyledim, okulda keman çaldım; aşabilirdim bu heyecanı.....heyecandan değil açlıktan bayılmıştım ben....azıcık çalışırsam, kendime inanırsam yapabilirdim.....

  "Ama yine de bakacağım diğerlerine öyle."

  YA YETERRR ALLAHHH. HAFTALARDIR "İŞTE SESİN GÜZEL AMA BAKACAM." DİYOR.

  KADIN ARTIK DESENE "AL SANA VERDİM." YA DA "HAYIR SANA VERMEDİM." BEN DE HE TAMAM DİYEYİM. DEMİYOR YA. DEMİYORR.

  Gözlerimden yaşlarla "Hocam bana artık kesin bir şey deseniz de ben de tamam desem, haftalardır aynı şeyi diyorsunuz ben de artık napacağımı şaşırdım." dedim.
  Hoca "E tamam şimdi seçeceğim." dedi.

  E peki tamam, dedim.

  O ESNADA DİĞER ADAY KIZLARDAN SALAK BİR KIZ, ÖYLE BİR LAF ETTİ Kİ ; HAYATIM BOYUNCA BİR DAHA ASSSSLA SURATINA BAKMAYACAĞIM. YEMİN ETTİM. ASSSSSSSSLAAAAA ONUNLA TEK KELİME KONUŞMAYACAĞIM. Ha belki kavga etmek için, "SANA MI KALMIŞTI ORDA ÖYLE DEMEK GERİZEKALI ZİLLİ" demek için konuşabilirim. Ama öteki türlü konuşmayacağım bir daha.

  Bu kız dedi ki; "Yaa burda ağlanacak bir şey yok şu an. Hocam tamam çok istiyorsa ona verin."

  SANA MI SORACAM LAN AĞLARKEN? KİMSİN SEN? GERİZEKALI MAL. SORDUK MU SANA NE ZAMAN AĞLANILACAĞINI?

  HADİ BUNU GEÇTİM, "Hocam tamam çok istiyorsa ona verin." lafı beni öyle rezil, öyle aşağılık bir konuma düşürdü ki.... Sanki ben soloyu çok istediğim, bana vermediği için ağlıyormuşum, duygu sömürüsü yapıyormuşum pozisyonuna getirdi beni. Yemin ederim şu an bile sinirden ve üzüntüden gözlerim doluyor. O öyle dedi ya, benim içim parçalandı. Beni bir sürü insanın önünde, şımarık- istediği olmayınca ağlayan kız konumuna düşürdü.

  Halbuki ben tamamen o anki utanç-heyecan-sinir-vediğertümkötühisler'in birleşiminden yaşanan bir duygu patlaması geçirdim. Zaten ota boka ağlayan bir bünyeyim, ben de istemiyorum ya ağlamayı...
 
  "Onun için mi ağlıyorum ben?" dedim büyük bir ızdırapla, sonra "ALLAH YARABBİ ALLAHÜ TEALA ALLAHH ALLAHH" diye içimden sayıklayarak sessizce kapıya doğru yürüdüm. Tam çıkarken hoca "Yıldız....elimden bir şey gelmez,tatlım seni seviyorum." dedi ben de ses etmeden çıktım ve kapıdan çıkar çıkmaz hepsinin güldüğünü duydum ve hüngür hüngür ağladım.

  Hepsi küçük bir tebessüm etti ve olayın garipliğine güldü belki de ama ben o üzüntüyle HHAAAAAAHHHHHAHAHAHAHAHAHAHAlar duydum. Amaaan şu an en son derdim gülmeleri. Onu mu takacağım. :D Allah aşkına. Ben o kıza gıcığım.
 
   Hırsımı alamıyorum. Neden yorum yaptı ki orda sanki. İnsanda biraz anlayış olur. Sen tabi daha önce kaç kere bu kurum sınırları içinde konsere çıktın, ondan rahatsın.

   Kin tutmak çok kötü bir şey. Çok öfkeliyim o kıza karşı, bir yandan istiyorum ki birşey olsun da "Oh has oldu." diyim, bir yandan da korkuyorum "Öyle deme yıldız manyak mısın." diyorum.

  Etkisi 2 gün sürdü, sonra kendime gelmeye başladım. Koro çalışmalarında hocanın yüzüne hiç bakmamaya çalıştım, zil çalar çalmaz kaçtım. Fakat sonra bir gün bir yerde hocayla karşılaştım ve Şansıma(!) etrafta sadece o ve ben olduğumuz için konuşmak durumunda kaldım. Bir kere onu gördüğümü gömüştü, görmemiş taklidi de yapamazdım.
  "Yıldız nasılsın?" dedi.
  "İyiyim hocam." dedim. "Ben sınıfa geçiyorum." dedim ve yanından ayrıldım.

   Sonra birkaç ders geçti, tuvalete gittim; orada mutlu mutlu beklerken, gerçekten keyfim çok yerindeyken, aniden o üç adayın dışında daha başka bir kız yanıma geldi ve "Yıldız sana bir şey söyleyeceğim." dedi.
  "Hoca aslında bizim sesimizin daha güzel olduğunu biliyormuş ama onların teknikleri var diye onlara vermiş." dedi.
  "Neyi vermiş?" dedim anlamayarak. Haaa soloyu vermişti. "Kime vermiş?"
  "Ama biliyormuş bizim sesimizin daha güzel olduğunu."
  "Ben zaten bana verseydi de istemeyecektim kime vermiş?"
  "x ve y."

  MUHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHAHAA. ZAHAHAHAHAHAHHHAHAHAHA. O salak kız alamamıştı. Bir parça rahatladım, güldüm, hoşuma da gitti. Ama 10 saniye sonra yine sinirlendim.

  Müzik hocası en azından beni gördüğü zaman "Yıldız böyle böyle, ben soloyu başkasına verdim." diyebilirdi.

  Ayrıca, gerçekten bana verseydi "Hayır hocam siz benim sesimi haketmiyorsunuz." deyip -TABİİ Kİ BUNU DEMEYECEKTİM- "Hayır hocam siz haklısınız, ben söylemek istemiyorum. Başkasına söyletin." diyecektim. O da "Ama neden yıldız....nedennn....nedenn söylemiyorsunnn..." diyecekti. Ben de "Çünkü o salak kız beni çok kötü bir konuma düşürdü, o kadar çaresiz değilim sesim hepsine bin basar basit bir öğretmenler günü korosunda söylesem nolur söylemesem nolur ki zaten arkadaşlarımı izlemeye bile almıyorlar sınıfım olmazsa ne anlamı olur o kıza deyin soloyu da alsın götüne soksun." diyecektim. Yani son kısmı demeyecektim, ortaları da demeyecektim....."Hayır hocam istemiyorum." diyecektim kısaca.



   Ama yine de seçilmemek insanı üzüyor. 4 yıldır birilerinin ilk tercihi olamamak çok kötü. Ben bu saçma koroya ve onun saçma kulübüne ve onun öğretmenlerine 3 yıl boyunca hizmet ettim, en azından bir şans verebilirdi. Bir insana sürekli yetenekli olduğu söylense ve bu yeteneğini kullanma imkanı verilmese o yeteneğin ne anlamı olur ki. Keşke hitabet yeteneğim olsaymış, kendimi konuşarak ifade edebilme yeteneğim olsaymış. Kapak etmek istediğimi o an kapak eder, anlatmak istediğimi o an anlatır, sonra "NİYE BÖYLE DEMEDİN" diye kendime kızmazdım. Ne sesim bir işe yarıyor,  ne yazdıklarım insanlara ulaşıyor....çok pis iş ya.
    Koro da artık benim için eğlenceli bir şey değil, yapılması gereken zorunlu ve zor bir görev. Bu yüzden 2 gündür gitmiyorum. Gitsem de en arkada ağzımı oynatıyorum sadece. O kadar insan söylerken sesimi duyurmaya çalışmanın ne amacı var?

    Bunlar hocaya küs olduğum için falan değil, küslük diye bir şey yok artık çocuk muyuz. Artık sevmek ve basitçe nefret etmek var. Ben şu an insanlardan değil, o insanların da içinde bulunduğu korodan nefret ediyorum. Öğretmenler günü geçsin bi hele, sonra korodan çıkarım, felsefe kulübüme yoğunluk veririm.



 Son dört yıldır yaptığım en akıllıca şey felsefe kulübüne girmek oldu. Haftaya Martı kitabını anlatacağım haha haha.

  Koro amelelik. Ben de ameleyim.

5 Kasım 2012 Pazartesi

koro


 Artık hepiniz benim anamın karnından çıktığım günden beri o korodan bu koroya koştuğumu, her daim bir "koro" üyesi olduğumu biliyorsunuz. Evet, neredeyse her yıl bu konuyla ilgili yazıyorum ama yılmadan tekrar yazıp özetleyeceğim, sıkılmadan okumaya çalışın çünkü sonunda şarkı var türkü var. :D

  Yıllarca ilkokul korosunda, sonra bağımsız bir türk sanat müziği korosunda, sonra  geldiğim lisede yıllllarrrcaaaa -ve hala- yılsonu, öğretmenler günü, çanakkale haftası, bilmemne şeysi korolarında çalıştım.

  LAKİN! Bir koro olayı vardı ki, adımı çıkardı, bunu da hepiniz biliyorsunuz; artık kaçıncı sınıf pek emin değilim 7 olabilir, evet 7. sınıftayken tüm yıl çalışıp çıktığımız, boğazlarımızı patlattığımız alın teri konserin ortasında, birden açlıktan düşüp bayıldım. DIRIRPŞRŞRŞRŞR.

  Bunun yanında bir de sahnede güm güm güm yapan bir şey var, bilirsiniz; hah hah şey, kocaman boyum kadar hoparlörler var sahnede; bunlar "gümmm..." "gümmmmm..." "gümmm.m.m.." yapıyor. Bunu duyunca benim kalbime bir şeyler oluyor, sanki dışarı fırlayacakmış gibi oluyor; bana bir hal geliyor öyle olunca. Ama hamamizade çok büyük bir konser salonudur, heralde o yüzden öyle oldu. SAĞLIK SORUNU MU BU???? sahfkfjhdsff.

  Neyse bu olaydan sonra hem kendi gözümde hem insanların gözünde adım sahne korkulu kıza çıktı. Evet, sahne korkum var. İnsanların hepsinin birden bana bakması berrrrrrbattttt. Çok kızarıyorum, patlıcana dönüyorum.

  Ama bu konserden önce, daha küçükken, "benim gönlüm bir kelebek" adlı bir şarkı söylemiştim, patur kütür söylemiştim hiç de çekinmemiştim... Nolduysa bayıldıktan sonra oldu. :D Sonraki konserde de bayılacağım sanıp çaktırmadan sahne arkasına kaçmıştım, hatırlıyorum...

  Sonra 8. sınıftayken okul bahçesinde Zombie şarkısını söylemiştim, çok ergendik yea. In yor heeeeeeeeeed in yor heeeeeeeeeeedd zombeeeeeeee zombeeeeeee zombe e e e e e e e vats in yor heeeeeeeeeed...... Onda da çekinmrmiştim, çok hoştu. Belki de sadece açlıktan bayıldığım için bayıldım. Çünkü hiçbir şey TEK BİR ŞEY yememiştim ve 2 saatlilk provanın hemen ardından hiç oturmadan 3 saatlik bir konsere çıkmıştık. Evet bayıldım, çünkü açtım. Karnım açtı.

  Ne zaman geldik liseye, ben sanıyorum ki her şey High School Musical gibi olacak, ben sololar içinde hoplaşıp zıplaşacağım; yanımda da sarışın maviş bir manitam olacak düetler yapacağız; ki öyle olmadı tabii ki. Hadi koro neyse de sarışın maviş manita olayında uzaya uçmuşum, epey uçmuşum jkherld. Şaka yapıyorum, öyle bir şey olsun siye hayal etmedim. Hıhhğmğ. :D
  Ama geçen yıl Çanakkale Şehitleri Haftası'nda keman çaldım, gayet de iyi gittim. Korkmadım, hata yapmadım; sadece biraz geç başladıM şarkıya heyecandan :D :D :D Yine de sonunda okulun bir müzik olayına bireysel olarak katılmam çok güzeldi. Sahneden indikten sonraki o duygu hiçbir şeyle değiştirilemez. O kadar.....mutlu ve havalı oluyorsun ki....ben düz yolda güvensizlikten yürüyemiyorum; embesil gibi oluyorum....ama ne zaman bir sahneye çıksam, şarkımı söylesem ve insem, farklı bir insana dönüşüyorum. Günün geri kalanı çok güzel geçiyor. Çok kuğul ıhıhğm. Kuğul ıhhımğmğm.

  Sonra aynı yıl koronun içinde üç sesli bir şarkıda üçüncü ses olan nadir kızlardan biriydim, kendimize "altın kızlar" diyorduk, bununla da hava atabilirim sanırım. ATTIM GİTTİ.

  AMMAA VE LAKİN bu yıla geldiğimizde, evet, bu yıl, sınıfımın tm sınıfı ile birleştirilmesiyle resim yerine müzik seçebildim ve müzik hocam bana bir SOLO VERDİ.

  BANA VERDİ.
  BANANAAAAA
  BONOMONO DUP DUUBU DUDUP.

  Fakat o da benim kirli koro geçmişimi bildiği için korkuyor. Ama şarkıyı en güzel benim söylediğimi söyledi, ama sahnede cesur birini istediğini söyledi, ama bana sende batılı ses var dedi AMA AMA AMA!

  Bakın size söyleyeceğim şarkıyı kaydettim, burada biraz hızlı olduğu için nefes nefese kala kala ve çirkince söyledim, evet, ama yine de sanırım nakarattan kazanıyorum. Bilmiyorum ya siz dinleyin, ben bunu müzik hocama dinleteceğim çünkü onun yanında söyleyemiyorum bir türlü sesim çıkmıyor; buradan anlasın sesimi. Ama tekrar dinledim gerçekten çirkin söylemişim. Oy Allah.

  Çok garip ya. Her insan piyanonun yanında müthiş söyler; ben piyanonun yanına geçiyorum sesim çıkmıyor. Piyano beni bastırıyor. Bana mikrofon lazım. İlerde tüm insanların ağzına mikrofon yerleştirilecek, boğazımızda bulunan bir tuştan sesini açıp kısacağız. Ya da boğazımızda bir usb girişi olacak, oraya taşınabilir mikrofon takacağız. Hıhıhğmğmğmm. Evet. :D

  Neyse, iyi dinlemeler diliyorum sizlere, hepiniz şimdi benim bunu söylerken yere yapıştığımı sonra da sahne arkasında bir somon ekmek arası köfte yediğimi hayal edin.

 Şarkının videosunda neden beş yaşındaki halimin resmi var peki. :D Neden. :D
video

27 Ekim 2012 Cumartesi

Martı Jonathan Livingston

 Bazen öyle bir an gelir ki, içinden hem bir şeyler yapmak hem de hiçbir şey yapmamak gelir. Midenin tam üstünde korkunç bir boşluk, sıkıntı veren bir şey vardır. Nefes almak aynı anda hem büyük bir baş ağrısı, hem de sırtında hissettiğin bir acıdır. Uyumak desen, uyanmamacasına uyumak, kafanı bedeninin taşıyamayacağı bir yük yapmaktan başka bir işe yaramaz. Kalkmak, harekete geçmek istersin. Ama ne dışarı çıkasın gelir, ne evde kalasın... Böylece amaçsızca odadan odaya yürürsün. Kendini bir mutfakta dolaba bakarken bulursun, bir banyoda elini yıkarken, bir yatakta yatıp tavana bakarken bir de koltukta oturulabilecek en kambur pozisyonda otururken...

  Benim içimden böyle anlarda kitap-lar okumak gelir. Her kitabı aynı anda okumak isterim, hepsini.. Ama sonra elime bir tane alıp da tüm o kargacık, burgacık harfleri; gözlerimin görüp aldığı ve beyne ulaştırmadan direkt kulaklarımdan ve burun deliklerimden dışarı attığı, süzülüp giden kelimeleri görünce; bir "PÖF"leyerek kitabı da bırakır hareketsiz dururum. Bir şeye bakmadan, sadece görerek dururum. Boş boş. Öyle dururum.
  Yazmak isterim sonra, sadece yazmak! Beyaz bir sayfa açarım; zihnimde düşünceler "vacur vucur" konuşarak, bağrışarak binlerce kitabı dolduracak kadar bir patlama yaşar, ama gelin görün ki o sayfaya bir tek kelimecik düşmez. "Ne yazacağım?" derim. Yazma duygusu iteler, kakalar, dürttürür, uykunun en güzel yerinde uyandıran gıcık bir kardeş gibi koluna kalemi batırır fakat yazacak bir şey yoktur. Her zamanki cümle; "Yazmak istiyorum, günlük, ama ne yazacağımı bilmiyorum. Bu arada bayram tatilindeyiz, okul yok ehehehehe. Habu ygs beni öldürecek. N'olacak bana. ALLAHHHH. YETEĞRRRRRRRRRRRR." .
                                        ********

  Martı Jonathan Livingston, uçmayı gönülden sevmiş; uçmak ve sadece uçmak isteyen bir martıydı. Diğer martılar çığlıklar ve kavgalar içinde, gelmekte olan kayıkçı teknelerini beklerken o tek başına uzaklarda bir yerde durur, uçuş denemeleri yapardı. 300 metrelere kolayca tırmanır sonra kendini yerçekimine bırakıverirdi. Hızla inerdi, hızla! Hız... Hız güzeldi, mutluluktu...Hız herşeydi.
  Ama bu durumdan hoşnut olmayan martılar da vardı. Özellikle de kaygılanan anne-babası..
  "Jon..." derdi annesi. "neden sen de sadece diğer martılar gibi olamıyorsun? Yemiyor içmiyorsun. Bir tüy bir kemik kalmışsın!"
   "Ben sadece öğrenmek istiyorum, anne. Bir martı olarak havada ne yapıp yapamayacağımı öğrenmek....Hepsi bu, sadece öğrenmek!" olurdu Jonathan'ın cevabı..
  Sonra babası girerdi devreye. "Bak Jonathan..." derdi, "Uçmak iyi güzel de, karın doyurmaz ki. Unutma, uçmanın amacı yiyecek bulmaktır."

  Uçmak diğer martılar için sadece kıyıdan tekneye geçiş, balığı alıp tekrar dönüş için yapılan bir şeydi. Tek bir amaç vardı, o da aç kalmamak, mideyi o günlük de doldurmaktı.
  Jonathan da denedi normal bir martı olmayı, tekneler için bekleyip saçma çığlıklar attı, sonra o güreşin içinden bir hamsi kaptı ve kıyıya döndü. "Ama ne saçma!" dedi hamsiyi de gagasını açmasıyla yanlışlıkla önündeki başka bir martıya kaptırarak. Oradan uçtu gitti. Tekrar uçuş denemelerine başladı, yükseldi yükseldi, sonra durdu, kanatlarını açtı ve inişe geçti. Hızı neredeyse saatte iki yüz on dört mili bulmuştu! Bir martı için bir rekor olmalıydı bu! Ama sonra birden, birşeyler ters gitti, dengesini yitirdi ve binbeşyüzmartılık sürünün içine bir kurşun gibi daldı.

 Sonrası tahmin edilirdir, sürüden atıldı. Son sözleri "Uçmayı öğrenebiliriz, kardeşlerim, özgür olabiliriz!" oldu ama kardeşlik bitmişti; o artık sürgün bir kuştu.
                                       
                                      ********
  "Sen ne olmak istiyorsun?" dedi Rehberlikçi adam ben arkasındaki geniş camın da arkasında uçmakta olan güvercinleri izlemeye dalmışken.
  Ani bir doğrulmayla ona baktım. "Yazar olmak istiyorum." dedim yazar olmak isteyen birine göre pek de güvensiz bir sesle.
  Gülümseyerek "Ne güzel." dedi. Der demez ben de içimden bir "oh" çektim. Rahatlamıştım.
 
   Çok ıkına sıkıla yazar olmak istediğimi belirtiyordum. Sanki olunmaması gereken bir şeydi bu. Sanki yapamayacağım bir şey..
   "Evet yazar olmak, yapabilirim bunu..." diye düşündüm ve o anlık bir sempatiyle adama geri gülümsedim.
  "Ne güzel..." sakin sesiyle tekrarlamıştı. Ve birden, o sakin ses, başka bir cümleye hayat verdi. "Aç kalırsın.."
  Hala gülümsemekte olan ağzım ani bir şok dalgasıyla kalakaldı. Çok kısa bir sessizlik oldu. "Nası yani?" dedim hafif bir kahkaha patlatarak.
  "Aç kalırsın." diye tekrarladı Rehberlikçi. Tepkimi görünce ona da bir keyif gelmişti, daha da eğlenerek söylüyordu bu sefer.
  "Ama....ama..." bir şeyler bulmalıydım. "Şu anda İngiltere Kraliçesi'nden daha zengin bir yazar var."
  "Evet, Harry Potter'ın yazarı." Yanımdaki arkadaşım da güldü, ben de kendime güldüm. Başarısız bir deneme olmuştu. DAHA İYİ BİR ŞEY DÜŞÜNEBİLİRDİN DEĞİL Mİ?
  "Yazarlığı meslek olarak yapma, örneğin bir öğretmen ol, yanında yazar da ol."
  Meslek olarak yazarlık?
  "Ama öyle olmaz ki. Kendinizi tamamen o işe adamanız lazım, boş vakitlere sığdırılacak bir  şey değil bu. İlham gelecek, o an yazmak isteyeceğiniz şeyler olacak sonra b...."
  "Bir not defteri alırsın olur biter." dedi lafımı keserek. "Bu bir ressam için de aynı, diğerleri için de. Bunu hobi olarak yap. Meslek olarak yaparsan aç kalırsın."

  Durdum. Sinirden boynumdaki kurdelemi çekiştirdiğimi farkedip, duracağıma devam ettim. Ne demeliydim ki şimdi? Tamamen savunma modundaydım, "ama" ile başlayan çırpınış cümlelerinden başka bir şey kuramayacaktım. Konuşmakta iyi değildim ben, yazmakta iyiydim.
 
  "Ama o tamamen kısmet işi. Şu anda dışarıda sizden daha fazla kazanan yazar ya da ressam ya da müzisyen insanlar var. Ben öğretmen olmak istemiyorum. Tabii ki başka işler de yaparım yazarlığımın yanında..."  Ama o, o işin yanında yazarlığı yapmak değil, yazarlığın yanında o işi yapmak olur. diye tamamladım lafımı kafamda, ha şimdi aklıma gelen bu güzel cümleyle. Hiç o an gelmez zaten aklıma.
 
  "Bak ben sana yazar olma demiyorum, yazar ol, ama bir işin de olsun."
  "Siz tamamen Türkiye için konuşuyorsunuz. Türkiye'de belki aç kalırsın, ben Türkiye için değil, dünya için konuşuyorum."

  Sonra içeri oraya asıl gelme amacımız olan diğer Rehberlikçi geldi de, ışık hızıyla adama sırtımı dönerek o güzel, hızır hocaya doğru oturdum.
                                                         
                                    ********
   Martı Jonathan, sürülmüş martı, geri kalan günlerini yalnız başına uçarak, öğrenerek, alıştırma yaparak geçirmeye başladı. Sürüldüğü yerin ötesine de gidiyor, yeni yerler keşfediyordu. Üzgündü ama yalnızlıktan değildi üzgünlüğü. Diğer martıların uçmanın da ötesinde bir uçuşu yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan korkmuşlar, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.
   Sonra onlar geldiler. Vakit geceydi ve Jonathan'ı sevgili göğünde kaygısızca süzülürken buldular. Jonathan'ın kanatlarının ucunda beliren bu iki martı, ışıldayan iki yıldız gibiydi.
  "Kimsiniz siz?" dedi Jonathan.
  "Biz senin kardeşleriniz Jonathan, kardeşleriniz. Seni daha yükseklerdeki yuvana götürmek için geldik."
  "Ne yuvası? Benim yuvam yok. Hem bu kanatlarla bu yorgun gövdeyi daha yükseğe, yüz metre bile taşıyamam artık ben."
  "Hayır Jonathan, başarabilirsin! Şimdi yeni bir aşamanın tam sırasıdır."
                                               
                                  ********
  2006'lı yıllardı belki, pek emin değilim, Trabzon'da ilk defa bir sel olduğunu gördüm. Yatağımdan kalktığımda gerçekten de çok küçük bir su birikintisi vardı yerde, hem de beşinci katta oturmamıza rağmen.
  Havada havlular, bezler uçuşuyordu. Annem ve kuzenim, canla başla, benim odamın balkonundan gelen suyu almaya çalışıyorlardı. Daha yeni bilgisayar almış biri olarak gözüm hemen bugün hala odamda durmakta olan kasama gitti.
  "Merak etme aldım bilgisayarı, bir şey olmadı." dedi kuzenim; rahatladım. Etrafıma baktım, koltuğumun üzerinde daha önce görmediğim ıslak koliler vardı. Annem balkondan çıkarıyordu. Takmadım, hatta sonra uykuma geri döndüm. Küçük bir kız olarak zaten yardım edebileceğim bir şey yoktu, olsa da bunun için fazla tembel, uykuluydum ve kuzenim vardı zaten.

  O olaydan sonra, babamın gençlik yıllarından kalma, bir koli içinde balkonda duran zavallı kitaplarının hepsi harap olup gitti. Çok güzel romanları, benim küçükken içinde verem haftasıyla ilgili şiirler aradığım aşk şiir kitapları vardı. Ama aralarından kurtulanlar da oldu. Üç-beş tane... Annem onları kurtardı ve sonra bana verdi. En üstte kahverengi kaplı ince bir kitap vardı. "Bak bunu al, oku. Çok güzel kitaptır." dedi. Elime alıp baktım, üzerinde büyük yaldızlı harflerle "M A R T I " yazıyordu.
                                                     
                                         ********
   "Chiang, burası bir cennet değil, değil mi?"
   "Gene öğreniyorsun, Martı Jonathan."
   "Peki ama, bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?"
   "Hayır Jonathan, öyle bir yer yoktur. Cennet ne bir yerdir, ne de bir zaman. Çünkü yer de zaman da birer kavramdır sadece, bu dünyanın kavramları, anlamları yoktur. Cennet, yetkinliğe ulaşmanın ta kendisidir." Bir an için bir sessizlik oldu. "Sen çok hızlı bir uçucusun, değil mi?"
   "Ben...ben..." dedi Jonathan, "...hızı çok seviyorum."
   "Yetkin hıza ulaştığında cennetin kapısını buldun sayılır Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mil, ne milyon mil yapmakta, ne de ışık hızıyla uçmakla olur. Çünkü sayılar birer sınırdır. Ancak yetkin bir hızla orada olunabilir, yavrum."
   Ve sonra Chiang birden bire gözden kayboldu, hemen sonra on beş metre ötede, su kıyısında belirdi. Bütün bunlar bir anda olmuştu. Gene kayboldu ve bu kez Jonathan'ın omuz başında belirerek, "Hoş bir oyun." dedi.
                                                   

                                  ********
   "29 Şubat 2011
    Sevgili 4 yıl sonraki Yıldız,
   Nerede olursan ol, bu kitabın da hep kütüphanende olacağını bildiğim için -çünkü çok eski ve güzel hıhığm- mektubumu buraya koymayı seçtim.
   Şu anda nerelerdesin, napıyorsun, Elijah bizim oldu mu (Bak adam 35 oldu, hala evli değilsek onunla durum vahim.) hiçbir fikrim yok, ama az çok hayal edebiliyorum.
  (...)
   KİMMİŞ HOW I MET YOUR MOTHER'DA ÇOCUKLARIN ANASI HAAA KİMMİŞ SÖYLE! YOKSA HALA BİTMEDİ Mİ DİZİ. ÇÜŞ ARTIK.
  (...)
  Yazarlık nasıl gidiyor? Yoksa aklının ucundan bile geçmiyor mu?! Öyleyse utan bacım. Aslında magazin köşesi yazarlığından tut da yaprak dökümü gibi bir dizinin senaristi bile olabilirsin. Yaz yani. Yani yazmayı bırakma, anladın mı? Hayallerini unuttun mu yoksa?!
   (...)
  Hayır o çantaya 100 lira verme, koy kenara Amerika'ya falan gidersin. Ya da Elijah guccisinden muccisinden alır en kralından. Öyle mallıklar yapma. Çantaya 100 lira para verilmez gızım. Louis Vitton değildir o, çakmadır. Pazarda 10 liraya al aynısının defolusu!
  (...)
  Sanatsal işler yapmazsan, kafanı kırarım.
  Kıyamet koptu mu?
  Hala ağaç, su var mı?
  Allahım sen bizi koru!
  ELİJAHHHHHHHHHHHHHHHHHH!

  Sevgiler.
     
                                     
                            *******
    "Hala onları nasıl sevebiliyorsun, anlayamıyorum doğrusu."
    "Oh, Fletch. Sevilen o değil ki. Kin ve kötülüğü elbette sevemezsin. Her martıda gerçek martıyı görmeye çalışmalı, her birininin içindeki gerçek iyiyi bulup çıkarmalı ve bunu onlara da göstermelisin. Gerçek sevgi budur işte. Onu bir kez tattın mı, vazgeçemezsin."
    (...)
    "Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüklerine inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Bir kanat ucundan öbür kanat ucuna değin tüm bedenin, onu düşünebildiğinden başka bir şey değildir. Sezginle bak. Öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin."
                                               
                         ********
  "Bir martı için uçmak ve uçmaksa, bir insan için nedir o zaman?" diye düşündüm Boğaz Köprüsü'nün görülebilen son direğinin de suya gömülmesini izlerken. Marmara Denizi'nin üstünde görülebilen artık bir kuyu kalmıştı sadece, karşımda duruyordu, ama o da yükselen sulara karşı koyamıyordu..
   "Yıldız n'apıyorsun gelsene!" dedi arkamdan kim olduğuna emin olamadığım biri. "Onlar çıkacak şimdi, eve gir!"
   "Canavarlar" demeye korkuyordu. "Gecenin yaratıkları...İblisler..."
   Önceden nasıl bir hayat vardı emin değildim, ama her sabah sular çekilince yeniden ortaya çıkan İstanbul'un simgesi, yosunlu Boğaz Köprüsü'nü görünce anlıyordum ki eskiden yaşam şimdi olduğumuz yerden daha aşağıda sürüyordu.
 
   Yine kendimi bir trende buldum. "Eve geç kalacağız! Sular yükselmeden varsak bari!" dedi yine yanımda duran biri. Eve gittik. Yine köprünün kayboluşunu izledim, sonra yine kuyuya baktım. Sonra...bir anlığına bakmadım...o da kaybolmuş.
   Su hemen önümdeydi, önümde kollarımı yasladığım duvarın arkasında... Ya buradan da taşarsa su? Neden bu kadar alçaktı bu duvar?
   Ama böyle duvarda durup, hemen yanımdaki direkten gelen ışığın suya yansımasını izlemek güzeldi. Sonra yine eve girdim, yine kapıları kilitledik.
   En üst kata çıktım, marangoz bir dede vardı. Tahta oyuyordu. "Bana da öğretir misin, dede?" dedim. "Tabii..." dedi. Önüme bir tahta küp koydu. "Ne oymak istersin?"
  Gözümün önünde Bertie Gilbert'ın resmi canlandı.
  Bekle biraz... dedim.
  Rüyaydı lan bu!
  UYANDIM.

  "Çok pis roman olur bu rüyadan haa." dedim
                                                     
                            ********
   "Hiç mi sınır yok Jonathan?" diye düşünerek gülümsedi. Öğrenecek ne çok, ne çok şey vardı!

   Öğrenme yarışı başlamıştı.

                                       ********

     Tanıdığım biri bana demişti ki, "Aslında sen her gün yazabilirsin, değil mi... Sorun senin yazdıklarını beğenmemen."
   
     Düşünmüyorum ki ilerde yazar olsam ve dünyada 3 yaşındaki çocuğun bile ismen bileceği bir kitap yazsam; "Hah. Başardım işte. Mükemmel bir kitap yazdım! Amacıma ulaştım!" diyeceğim. Hayır, böyle olmayacak. İnsanlar beni yolda görüp, tanısa ve "KİTABINIZ MÜKEMMEL BAYILIYORUM." dese, ne kadar orada ego tatmini yapsam ve imzalar dağıtsam da "Nasıl seviyorlar....çok hataları var ve bazı bölümleri hiç güzel değil..." diyeceğim. Utanacağım, kitaplarımın tüm kopyalarını toplatmak isteyeceğim.
   
   Bir martı için uçmak ve uçmaksa, yaşamak için uçmak değil; uçmak için yaşamaksa.... bu bir insan için de sevmek ve sevmek midir?
   Jonathan Livingston, uçma cesaretini gösterdi. Tüm bu görünenlerin ardında, bir amacı olduğunu gördü. Böylece yapmak istediği her şeyi ve ötesini yaptı.
 
  "Hepimiz tek bir martının parçaları ve yansımasıyız. Gördüklerinizin ötesini görün, sezginizle bakın." diyordu...
 
  Martı için uçmak ve uçmaksa insan için nedir?
  Sevmek ve sevmekse bu benim için yazmak ve yazmak mı demektir?
 
  sıkıntım gitti artık derse oturabilirim ljasdksfd.

7 Ekim 2012 Pazar

gavurland: alamanya

BU YAZIDA YAZI YOK.

YOK ARKADAŞ. YAZMIYORUM BUNA YAZI. YAZMAYRIM. YAZMAYRIM. BANANE. BANANE.

  Gerçekten sevgili okurlar, lütfen alınmayın ama şu Almanya maceramızı tekrar tekrar, TEKRAR TEKRAR o kadar çok insana anlattık ki, bıktım artık. İçimden zerrrrrreee kadar anlatmak gelmiyor. Anlatmaya kalktım, hatta yayınladım, ama okurken bir de baktım ki tek yaptığım saçmalamak olmuş. Harf doldurmak için gonuşmuşum sadece. Fuzuli.

  Hayır bu post 2 haftadır  taslak bölümünde benim anlatasımın gelmesini bekledi, ama yok yani hiç anlatasım yok. Yok ulan YOK.
 
  O yüzden şimdi, ya nolur siz resimlerden anlayın olayı. Zaten o kadar yazıyı kim okuyacak oooğoğoğoğoğoğğ boşverin. (YPSYE ÇALIŞMAKTAN BEYNİ ÇÖKTÜ.)


   AMMA BİRKAÇ YORUM YAPARIM EHEHEHE.
  Öncelikle GAVUR YAPIYOR ARKADAŞLAR. GAVUR YAPMIŞ. HELAL OLSUN. Adamlar benim yıllardır "Neden yeni evleri eski evlerin planını baz alarak yapmıyorlar?!?!" sorumu cevaplamış, mantıklı olduğunu kanıtlamış, öyle yapmışlar. Sarışın erkek kesmekten çok, ev kestim. Mükemmeldi. İnsanın bir eve -ya da bir çok eve- aşık olması mümkün mü? Çünkü ben gerçek anlamda aşık olduğumu hissediyorum. Her an o tarih kokan, sanat kokan, inanılmaz binaları düşünüyorum.

  Gavurların suyunun bile tadı yok. Yemekleri desen, bok. Boşuna bizim ülkemizde değil gözleri; BURASI GÜZEL EVLERİ OLMAYAN BİR CENNET.

  Yok sokaklar çok temiz, yok bilmemne HEP YALAN. BİZİMKİLER EN AZINDAN TÜKÜRÜYOR -dikkatinizi çekerim, tükürmeyi savunmuyorum, kattiyen savunmuyorum- BUNLAR KUSMUŞ, SIÇMIŞ.

   Adamların bira bardakları KOVA. Su bulamamazlıktan kendilerini vermişler paso içki, paso içki; sonra bir kudurmalar, bir gülüşmeler, bir çekildiğimiz ftoğraflara atlamalat herkes uçmuş. Ama ayıkken çok tatlılar ;);););););););););

   Gavur lunaparkını öyle güvenli yapmış ki, 5 kere ters takla atan roller-coster'a bindim; bir gondol'daki ölüm korkusunu yaşamadım. Lunapark işinde türkler 1-0 önde. :D

  Şarkıcılar da tuvalete gidiyormuş bunu anladık. Televizyonda Eurovision'u izlerken gördüğün kadınla tuvalet sırasında beklemek diye bir şey varmış, bunu anladık. O da çiş yapıyor bizim gibi. O da tuvalette sıra bekliyor.

  Gavurlar işi biliyormuş. Bir lokantaya gittik; önce 1 saat önyemek sonra 1 saat anayemek faslı oldu. Portakallı ördek yedim; böyle bir şey yok. GAVUR BİLİYOR.

  TEKRAR EDİYORUM BU YAZIDA YAZI YOK. ALAMANYA 10 NUMERO.

İstanbul Uçağının kalkmasına yakın
Bunun konuyla hiçbir alakası yok alacağım bu montu da unutmamak için çektik kdjhfgjgod. :D

Otelin yemek salonunda hıhığm

Topkapı Sarayında haremde takılıyoruz hıhğmğmğmğm
BUNA BİNDİM OLUMMMM
AZİZLE UÇAKTA HIIHĞM
Soldan sağa ben, valentina, makyözü, maria siegel (kesiyorum bu kadını), aleyna, sonay, nadide, ralph siegel
bizi almaya gelen walter'ın arabasında
otelin bahçesinde
ortadaki deli valentina
bu binaya aşığımmmmmmmmmmmmmmmmmm
gavursokak
hıhıpm
peki o adam kim?
kahvaltı
buna yemedi binmedim
valetinacığımla
hıhıhğmğmğm
                       
Oktoberfest "bira çadırında" herkes ne tarafa bakıyor hiçbir fikrim yok
                       
  HAONU EN AZINDAN 50 YAPIN YA NOLUR. YOKSA FEYK HESAP AÇIP KENDİ KENDİMİ TAKİP EDECEĞİM . O DEĞİL DE ŞU AN YAZIM KAYDEDİLMİYOR ÇOK TIRSIYORUM EĞER BU KADAR RESMİN YÜKLENMESİNİ BEKLERKENKİ GEÇEN EMEĞİM BOŞA GİDERSE BİLGİSAYARI PARÇALARIM DİYE KORKUYORUM KÜÇÜÇCÜK BİR ŞEY ZATEN.

26 Eylül 2012 Çarşamba

cep terapisi


   Arada bana bir hal geliyor,
böyle havada duruyorum, şahitleri var. Bir kere otobüste giderken oldu, havada durdum. ALLLAAAAAHHHH....dırırrşdırdşrıdrş....ALLAAAAHHHH!

     Arada bana bir hal geliyor; kendimi içimin daraltısından, sıkıntısından yerrrrdennnn yereeee atasım; böyle küfürler ede ede, kendi etrafımda döne döne, ne var ne yok parçalayasım geliyor.

     İşte bu akşam evde yine öyle bir hal geldi bana, canımın sıkıntısından RESMEN ağladım. AĞLADIM RESMEN. İnsan sıkıntıdan ağlar mı Allah aşkına ya? Böyle darlanayrım anlamaysınız, anlama anlaysınız da gavrama gavrayamaysınız. Anlatabildim mi? :D
    Tabii ki bunda annemin çok büyük bir katkısı oldu, annem "darlandir beniy çıldırt beniy şiki şiki çiki bom bom" tuşuma basmaya bayılıyor.

    Neyse ben böyle darlanaaa darlaanaaa boyut atlamışım; iki elim iki yanağımda, yüzümü ketçap sıkar gibi sıkıp patlatmaya çalışırken, birden, kütüphanemde "Cep Terapisi" adlı bir kitap gördüm. D&R ın kelepir 4 liralık indirim reyonundan almışım, duruyor öyle kenarda.

   Şimdi yazıyı buraya kadar okuduysanız, sanacaksınız ki; kitabın kapağını açar açmaz birden bana bir ışık vurdu, aydınlanma ve iç huzuru yaşadım, nirvanaya erdim, imana geldim, semazen gibi döndüm odada....Eh....hayır. Böyle bir şey olmadı, hayır. HAYIRRR. :D Hatta kitap o kadar kolpaydı ki, kolpalığına güldüm, güldüm, güldüm ve böylece moralim düzeldi. Evet. Olay bu. Cep terapisi işe yarıyor arkadaşlar.

   İlgimi çeken şey, yazar kadının aynen benim gibi garip, blogcu bir insan oluşuydu. Kadın benim gibi depresyonlara gire çıka, çıka gire, en sonunda depresyonun şifresini çözmüş "e bari kitap yazayım bu kadar depresyon boşa gitmesin" demiş.

  Ama her kolpa kişisel gelişim kitabında olduğu gibi yazar bunda da "En güçlü 10 özelliğinizi yazın." diyordu. Kadın kendisi de bu cümlenin altına "Yapamadım." diye bir parantez açmış ama yine de gelenektir deyip koymuş. Şimdi ben de deneyeceğim, bakalım olacak mı..

 * Müzikte iyiyim. Evet, bugün mükemmel bir müzik dersi geçirdim tamamen tik atıyorum bu işaretin yanına. 1 ay bununla övüneceğim.
  *Resimde de iyiyim. Duvardaki ciks akrilikboya resimlerim bana bakarken aksini demeyeceğim, bitchessss.
  *Bence iyi de yazıyor......UM İYİ YAZIYORUM. RAFTA ON TANE GÜNLÜK 2 TANE KİTAP VAR LAN. Hakettim bunu demeyi. Doğumgünü hediyesi olarak kitap yazıyorum, lütfen, bunu deme hakkım olsun. 
 
  Peki başka ne var?
  Imm....

  *Çok pis arka arkaya 2 sezon dizi izlerim.
  *Bilgisayar oyunu oynarım çok güzel.
  *Çok pis platonik aşık olup sonra içimde patlatıyorum aşkı.
  *Bale yapmaya çalışıp boynumdaki damarları üst üste getirip çarplıyorum. Ama en azından azmim var o konuda.
  *Yiyorum ya. Has yiyorum. Güzel yiyorum.

  Sekiz mi oldu? HADİ İKİ TANE DAHA BULALIMMMMM....
  *Saçıma inanılmaz müthiş bir derecede hiç şekil veremiyorum.
  *Sol elimin tırnaklarını kesemiyorum.


  Neyse anlayacağınız bu yazının bir ana fikri veya sonu yok. Sonu olmayan hikaye. Arkadaş ortamında "Bigün şimdi Froum AVM'ye gittik....sonra işte.....ya böyle anlatınca komik olmadı." lı hikayelerden. İşte okudum kitabı, öyle yani, okudum. Kadın diyordu ki, birşeyler yapmak için moralinizin iyi olmasını beklemeyin; e ben de geldim bloga kötü mü yaptım? Evet. Bütün kuğulluğum bitti değil mi. Evet öyle oldu.

  Tamam. O zaman gelin sizin asla ilginizi çekmeyecek bir şey yapalım. Hadi bunu yapalım. Çok eğleneceğiz çünkü.
  Kadın demiş ki, listeyi yazamadıktan sonra; terapisti, beceriksiz git arkadaşlarına yazdır o zaman listeni demiş. Böylece kadın bunu hem arkadaşlarına hem de blog okuyucularına yazdırmış. Şimdi sizin de zaten işiniz yok, işsiz hovardasınız hepiniz, ve hepimiz insan pohpohlamaya bayılıyoruz, ve de hepimiz beni çok ciddiye alıyoruz, evet. Pohpohlayın beni. Hadi beni pohpohlayın. Hadi bana sevdiğiniz özelliklerimi yazın. Hadi bunu yapın. Dışgörünüşüme de övgüler yağdırabilir, ya da bizim her beden dersinde insanlara yaptığımız gibi 1 ila 10 arasında bir puan verebilirsiniz. Evet. Kısmet.

  Çok mu sıkıldım ya? Neyse şimdi size bir şarkı listesi yapayım onu dinleyin.

25 Eylül 2012 Salı

Allah'ın sopası yok ki gökten indirsin + Bir sınıfa toğuştuğrulmak.

  Müdür dedi ki dedi, şey dedi, al dedi çocuklarını istiyosan dedi al dedi kendini de al dedi git dedi. Pılını dedi pırtını topla dedi git dedi. Ben de zaten kaynanamla kavga etmiştim, o yüzden müge hanım. Çocuğunu dedi istiyosan dedi, al dedi kendini de al dedi defol git dedi.
 
   Hayır bunu demedi müdür. Müdür dedi ki, RAY. MALİFALİTİKO. RAY. ŞALİMALİTİKO. ROY ROY ROY LOY. LAY LAY LAY LAY. MA MA MA MA. SA MA MA MA. ROY ROY ROY ROY LOY.

  Ha müdürün değil de şu an benim ne dediğimi merak edenler için;
  http://www.youtube.com/watch?v=LRRmBzjKYos hadi bu neyse de;

  ŞU ADAMI  http://www.youtube.com/watch?v=fcawRJK0hLM bu kadar güzel bir şarkı yapabiliyorlarsa ben heralde süperstar olurum gibime geliyor. Yaparlar beni de böyle güzel ya.. Neyse.

  Ya Müdür dedi ki; yönetmelik değişmiş. Artık 7 kişilik sınıf açılmıyormuş. Bu yüzden nolacakmış............................................................ bizi TM sınıfı ile birleştirecekmiş.

  .
  .
  .................................
  DIRKŞINNNNNNNNNNNNNNNNNNN!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
  TATATATATATATATTATATATTATA!!! ! ! ! ! ! ! !! !
  DIT..DIT..DIT...DIT..DIDIDIDIT...GÜMMMMMMMMMMMMMM
  DIRIRIRIRIRIRIRIRIIRIRIRIRIKKŞINNNN
  TİYU TİYU TİYU.
  DANNN!
  FİYYYYUUU!
  FIJIRTSSS.
  BUM BUM ÇAKA ÇAKA.
  PATTTTT.
  KÜTTTTTT.
  AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAĞĞĞĞĞĞĞĞ!
   AKLHDALKSFJDŞLKFJASİŞDKAS,PŞDSKDİOSAJDASOŞLASJŞKSJOŞASFJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJJP

  NASIL YAPARSIN BUNU BİZEEE NASILLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLL!!!!!!!!!!!!!!

  NASILLLLLLLLLLLLLLLLL BİZİ 7 KİŞİLİK SINIFTAN ALIP 30 KİŞİLİK SINIFA KOYARSIN NASILLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLLL?!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

  Ki koydu da. Hatta üstünden 2 gün geçti. Evet. Bunu yaptı. 2 gündür rezil bir sınıftayız.

  Evet. Bok gibi, BOK GİBİ bir haldeyiz şu an. Resmen bizi aldı, geleceğimizi buruşturdu, yamuşturdu, çöpe attı; sonra da alın dedi geleceğinizi istiyosanız dedi çöpü elleyip çıkarın dedi kendinizi de alın dedi gidin dedi. Biz de kaynanamızla kavga etmiştik, o yüzden...

  Ya ALLAH! VALLAHİ İÇİMİN DARALTISINDAN NAPACAĞIMI NE DİYECEĞİMİ ŞAŞIRDIM. SIKINTIDAN SAÇMALIYORUM....KELİMELERRRR.R....DARLANAAAA DARLANAAA..........ŞU son bir haftadır depresyonun dibiğindeyim. Depresyon duvarını, depresiflik hızını aştım; farklı bir boyuta geçtim. Level atladım. Artık ne derseniz ona, ondan oldum işte. Bir de şimdi bu geldi başımıza, daha nolsun daha NOLSUN??

  TM sınıfıyla birleşmiş olmak nasıl mı? BOK GİBİ. DOKUZUNCU SINIF GİBİ.
  O KADDDARRRR GERİLİYORUM Kİ DERSLERDE HOCA BENİ KALDIRACAK DİYE.
  O KADDDAAARRR DARLANIYORUM Kİ HOCA "YILDIZ DE BAKİYİM ŞU POLİNOMUN BİLMEMNESİNİN YEDİ CEDDİNİN Ö CİNSİNDEN DEĞERİ NEDİR?" DİYECEK DİYE. Ki asla böyle bir şey demeyecek bizim dil olduğumuzu bildiği için, ama bugün bi hoca "ŞURAYA Bİ YILDIZ ATIN" dedi benim kafamın sıradan bir hoplayışı vardı, göreceksiniz.

  Ulan "Tarih Tarih, Edebiyat Edebiyat, Coğrafya Coğrafya, Dil Anlatım Dil Anlatım" diye bir program mı olur lan?!! ULAN BÖYLE BİR DERS GÜNÜ MÜ OLUR ALLAHINI SEVDİKLERİM?!?!??!!? NE KAFASI LAN O KAFA? NE İÇTİNİZ BANA DA İÇİRİN ONU.
 
  İngilizce dersini o kadar özledim, o kadar özledim ki anlatamam. Böyle içimden üniformamı parçalayarak "AL BENİ İNGİLİZCECİ GEL BENİ ALLLLLLLLLLLLLLLLLLLLL" diye çığlık atmak istiyorum. Neyseki yarın 6 saat ingilizce var. Oh be. OH BE.

  ------------------------------------------------------o----------------------------------------------------

   Tamam şimdi bundan iki gün öncesine saralım:
   Dershanede uykusuzluk ve açlıktan ölür vaziyette 8 ders geçirip, üstümden tır geçmişçesine yorulup eve geldim. Sonra benim "Orhan bak ben sınava gireceğim bu yıl, bu bilgisayarı burdan kaldırıyorum, tamam m?" cümleme ve eylemime rağmen, ben gittikten hemen sonra masaüstü bilgisayarı sanki ben hiç konuşmamışım gibi geri kurmuş kardeşime o kadddarrr atarlandım, o kadar atarlandım kiiii böyle tüm günün hıncı ondan çıktı.
    Hayır, sorun bu aletin benim odamda bulunuyor olması, anneme git şu çocuğun odasına kur diyorum, yok olmayacakmış onun odasında bilgisayar. AMA BENİM OLSUN ÇÜNKÜ BEN YGSYE GİRECEM ÇOK DA ÖNEMLİ DEĞİL ORHANIN TÜM GÜN ODAMDA TAKILIP BENİ ÇALIŞTIRMAMASI.

  Ben artık o kadar dolmuşum, o kadar yorulmuşum, o kadar psikolojikman bozulmuşum ki, ( bu aralar hep arabesk söylüyoruz zaten tofaş alıp turlayacağız o derece arabeskiz aşk acısı çekiyoruz sınıfça, bunun da etkisi var.) açtım ağzımı yumdum gözümü. BAĞIRDIM ÇAĞIRDIM GİT DEDİM AL DEDİM KENDİNİ DE AL DEDİM GİT BU ODADAN dedim.

   Bir şey aksi başladı mı, bir gün aksi başladı mı öyle geçer derler ya hani. Çünkü tamamen negatif enerji yayarsın etrafa, daha çok kötü olayı kendine çekersin. (Bilmeyenler için The Secret) Ha işte öyle oldu.
   Ben Orhan'a atarlanınca, anneme de atarlandım haklı olarak. Ben evden çıkmışım, kardeşim çıktığım gibi kurmuş bilgisayarı, hadi buna bir şey demiyorum kursun oynasın, ama aradan 9 saat geçmiş, ben eve gelmişim bu çocuk hala bunun başında ve annemin gıkı çıkmamış.
   Bre kadın, bu çocuğun benim odamda 10 saat oynamasıyla, kendi odasında 10 saat oynaması ne farkı var al ha şunu onun odasına diyrım; bu sefer o da cırlıyor ki ben niye ısrarla istiyormuşum bunu.
  ACABA NEDEN. NEDEN ACABA. HADİ Bİ DÜŞÜNELİM. HIĞM. ÇOK ZOR. HIĞM. BULAMIYORUM CEVABI ÇOK BELİRSİZ.


  Sonra annem, bakın şimdi burası çok ilginç, benim kardeşimi sevmediğim triplerine girdi. ALLAHHHHHHHHHHHHHH!!!!!!!. Ya ben ergenliğe girdi çıktım, bu kadar ergen bir anne görmedim ya. Asla onun kadar ergen ve tripli olamadım. Hatta o çok ergen ve trip olduğu için ben ergenliğimi yaşayamadım. :D Çok tripsin anne. Yeter artık. Artık "babanı daha çok seviyosun sen zaten" demeyi de bırak. BIRAK ARTIK BIRAKKKKKKKK.
 
  Ben daha da sinirlendim, sonunda sinir içimde patladı, ağladım. Sonra saat zaten olmuş kaç, başım ağrıyor AĞLAMAKTAN, annem hala bi dardarlarda, tüm bunların arasında derse oturacağım bir de ben. Neyse sonra "gızım git iki çalış da sonra zaten hem bu evden kurtulacan, hem ygseydi derdin olmayacak, dardar çekmeyeceni oh mis gibi bi hayat bekliyor seni" diyerek oturdum (ki eminim şu listedekilerden bir tanes, bile olmaz o zaman da başka dertlerim olur), annem de kahve yapmış bu kadar dardarın üstüne iyi içilir diye; aldım kahveyi, aksilik bu ya; tam içeceğim, bildiğiniz DIRRRANKKK diye bütttttünnn sol elimin üstüne döküldü. DÖKÜLDÜ. ELİM KAYNAR KAHVEDE HAŞLANDI. KAHVE FİNCANI DEVRİLDİ, O ESNADA ORADA BULUNAN ELİMİN ÜSTÜNE DEVRİLDİ. GİTTİ ORAYA DEVRİLDİ.

  Daha önce sağ elinin tamamı haşlanmış, doktorlar tarafından bütün bir el derisi YÜZÜLMÜŞ SOYULMUŞ CIRIRTTT DİYE ÇEKİLİP ÇIKARILMIŞ bir insan olarak, korku içinde oturduğum sandalyeden "AHHHH" diye kısa kesik bir çığlık eşliğinde bir kalkma hamlesi yaptım ki; o da ne; ayağım sandalyeye takıldı ve sandalyeyle yere devrildim.
  Kafamı yerden kaldırdım, tüm vücudumun titreyişine aldırmadan ayağımı sandalyenin altından kurtardım (ki doğrulurken onun da RESMEN YAMULDUĞUNUN farkına vardım) seke seke banyoya gittim ve elimi soğuk suyun altına tuttum. Allahım yarabbim, nerem acıyor artık vücudum da şaşırdı, şoka girdi. Elim yanıyor, ayağıma sanki bıçağı sokup çıkartıyorlar nasıll bir acı!!!!!!

  Ama vücut hala son 10 saniyede yaşananların şokunda olduğu için, acıyı çok çok çok hissettirmiyordu. Şoktan çıkınca, zank diye bastı acıyı verdi acıyı ve ben orda birden topuğuna kurlun yemiş yeşilçam mağduru misali yere çöküp ağlamaya başladım.

  Daha sonra annem "her yeri kahve yapmışsın!" dedi benim orda resmen yamuşup kaldığımın farkına varmadan....Sonra farkına vardılar, sonra ben çektiğim acıların ve bütün gün yaşadığım çilelerin etkisiyle artık dayanamayıp ağzıma ne geldiyse söyledim, anneme de kızdım beni sinir ettiği için, sonra olaylar nasıl gelişti bilmiyorum ama, evde 3. dünya savaşı çıktı. En son ben bir taraftan yatakta acıdan kıvranırken, bir taraftan da annemle ve babamla, sonra ikisiyle birden kavga ediyordum, annem hem benimle hem babamla kavga ediyordu, babam da annemle kavga ediyordu. Bağırış çağırış, babamın "şu kıza hiç anlayış göstermiyorsun stresli zaten" demesiyle annemin daha beter cırlaması, sonra benim en sonunda YETEĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR! HER GÜN OKULLA DERSHANE ARASINDA MEKİK DOKUYORUM BIKTIM HER GÜN AYNI SAATTE KALKMAKTAN YATMAKTAN YETERRRRRR ÇOK GERGİNİM ÇOK YORGUNUM ANNAMAYSINIZ TÜM TRİPLERİM BU YÜZDEN ÖZÜR DİLERİM SİZ HAKLISINIZ SUSUN ŞİMDİ dememle annemin "zaten hep siz haklısınız" demesiyle benim "nası yani?!?!?!!?!?!?!?!" dememle FALAN FİLAN.

   2 gün geçti ve ayağım bugün böyle.
   


  şimdi bu tüm berbat haberleri bir tarafa bırakırsak; vizelerimiz geldi ve 2 gün sonra almanyadayız!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! tek tesellim bu yani. keşke şimdi hemen gitsek. sonra orda bi volkan patlasa ve tüm dünyayı kül blulutları kaplasa ve bu yüzden tğm uçuşlar iptal olsa ve biz 1 ay orda kalsak ve ygs iptal olsa ve direk sınavsız üniversiteye geçsek.

20 Eylül 2012 Perşembe

12. sınıf olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu.

  Ben daha dün birinci sınıfa başladım.
  Önünde ayıcık olan küçük bir defterim vardı....yani hala vardır dünden bugüne...bir gün oldu sadece....hee aslında niye de var ki o? Sanki ilk günden okuma yazmayı söküp yazacağım, dolduracağım defteri; hööööööö hööööööö hööööööğ.
  Sonra dün üzerimde normal kıyafetler vardı, o paçavra mavi önlükten ziyade. Saçlarım omuzlarımdan biraz aşağıdaydı. Sıralar, sınıflar her şey çok büyüktü ve nedense çocuk gözüyle her şey biraz daha sarıya çalıyordu. Babam da dışarıdan beni izliyordu.

  Oturdum sıraya, yanımda Emine diye benim çeyreğim kadar bir kız oturuyor, onun da önünde elmalı defter var. Öyle dinledik işte öğretmen diyeceğimiz adamı -ne anlattı pek emin değilim-, sonra da o kız benim en yakın arkadaşım oldu zaten. Ne kadar zaman en yakın arkadaş kaldık? 6 yıl mı? 6 saat mi? Bilmem, bunların hepsi dün oldu! Ama çok fazla vakit geçiremedik çünkü sonra benim başım çok ağrıdı, eve geldim ehehehe. O günden okul için fazla mükemmel olduğum belliymiş. Ehe mehe.

  Bugünse okula bi geldim ki 12. sınıf olmuşuz. Birden atladık sanki. Aradaki yıllar, bu iki gün arasındaki gece uyurken gördüğüm bir rüya gibi. Uyuduk uyandık 12 olduk.
   Uyumak demişken bir keresinde hiç unutmam, okuldan eve gelince uyuyakalmışım, sonra akşam uyandım, sandım ki bütün bir gün boyunca uyumuşum gitmemişim okula. Ağlayacaktım korkudan skhdfdggf.

  Bir rüyamda da derste uyuyordum. Çok korkuyordum derste uyuyakalmaktan -birkaç sefer yaşadım böyle bir şey. 3 ders sonra uyandığım oldu.- O zaman bile garip rüyalarım varmış. O zaman dediğim dün ya, çok eski değil.

  Dünden önce bir de anasınıfı vardı tabii....
  Anasınıfını öyle net hatırlıyorum ki...
  O kossssskocaaa yemekhaneyi, büssssbüyükkkk sınıfları, kocccccaman merdivenleri....her şeyi çok net hatırlıyorum. Saray gibi bir evdi. Ama sonra bir gün bi gittim ki oraya, yemekhane küçücük. Merdiven daracık. Sınıflar minicik. Tam bir hayalkırıklığıydı benim için. Nasıl o kadar küçük olabilirdi ki...

  Anlamıyorum, eğer gözümüzün boyutu hiç büyümüyorsa, büyüdükçe görüşümüzdeki bu büyüklük neden?

  Neyse konudan çok saptık.

  Evet, işte bugün 12. sınıftayız...Evet....Evet....Siz şu an görmüyorsunuz ama benim hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Hepsini şu an hatırlıyorum. Yolun ortasında olunca geriyi hatırlamak çok zor. Ne zaman ki sonuna geliyorsun, öyle her şey sana geri dönüyor. Çünkü yolun sonuna gelince insana geriye bakmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor ki. O zaman bir yolun sonuna gitmeye çalışmak çok saçma değil midir eğer başına bakacaksak? ÇOK FELSEFİĞİM 2 GÜNDÜR. AY PARDON, 12 YILDIR.

  Tamam şimdi 12. sınıfa ve gızlıklarıma dönelim.
  12. sınıf olmak kesinlikle 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11 olmaktan farklı değil. Tek fark öncelikle bir özgüven geliyor. Müdürden zerre korkmuyorum mesela bu yıl. Odasına girer, "Hoccaaaaeeeemmm bişi diyyyceeeeeğeğeem." derim gayet rahat. Ya da beni armasız, tırnaklı mı gördü.....hiç....içimde gram korku olmuyor. Geçen gün gördü de, ordan biliyorum. "Hocam şey....bu kazak şey o yüzden.." dedim ama korkudan değildi o, ne cevap versem farketmeyeceğindendi. Çünkü çok felsefik oluyorsun 12. sınıf olunca.

   Sonra hocaların hiçbirine hiçbir şekilde darılmıyor ya da gocunmuyorsun. Hepsini ayrı bir seviyorsun 12 olunca. Dersine hangi hocanın geleceği ya da sürekli hocanın değişip değişmemesi de önemli olmuyor. Hoca hocadır mantığı geliyor. Seni sevmesini de beklemiyorsun hiçbir hocadan.

  Bunun dışında okulda benden büyük kimsenin olmaması ve ciks 12leri kesememem çok acı. Kendi dönemimi kesmek diye bir saçmalık içine girmiyorum maalesef. Çok saçma lan. Zaten hepsi tipsiz ki onların.
  Ama mutlaka 9,10,11de amele olup 12de birden zırınk diye yakışıklı olan tipler de var. Yine de hayır, hiçbirini kesmiyorum. Hep büyük olanlar kesilir, dönemdaşlarla ne işim var -şimdi hocaları kesiyorum o yüzden dermişim hsgkjkgjf.
  Böylece okul hem çok rahat hem de çok sıkıcı oluyor. Ama çok rahat. Resmen hayvan gibi yemek yiyorum, "Ay şu müthiş yakışıklı çocuk beni şöyle görmesin kibar yiyim." ayaklarına yatmadan lambur lumbur mideye indiriyorum, çok mutluluk verici.
  Hele saçımı göreceksiniz, saç denmez ona. Değil yani o saç. Hatta belki de yüzümü görseniz yıkamadan geldim sanarsınız ama banane yea. Yıka, dişi fırçala, saça toka tak gel. Kremdi, çok az bir kapatıcıydı ennnnn küçükkk bir şey sürme gereği duymuyorum. Ne gerek var. Ama çok rahat ya aşırı rahat.
 
  Sonra pantolon giyiyorum, oh mis. Ellerimi koyuyorum cebime, kabadayı gibi yürüyorum okulda. Artık ne kadar yürürsem. Çıkmıyorum ki sınıftan, okulda ne var bişey mi var? Test çözüyorum, kitabımı okuyorum, yatıp yuvarlanıyorum ohh.

  Ama garip olan şu ki, büyük dönemden insanların olması her zaman çok güzel bir şey aslında. Arkadaşlarım vardı benim onların içinde, hiçbirini görememek üzücü. Sağıma bakıyorum yakası kapalı gözlüklü bir amele fen, soluma bakıyorum elinde test gözlüklü bir amele fen.... Sonra bize bakıyorum, su savaşı yapıyoruz ormanda sdjkgfdg. Eğlenmeyi bilmek lazım fenler, 12de zaten yumurta kapıya dayanacak.

   Tek güzelliği kendi döneminden herkesle çok pis haşır neşir oluyorsun. Mesela bugün ormanda böyle takılırken, birden nedensiz, bir daire oluştu, eski günleri yad ettik. Artık herkesi tanıyorum neredeyse, çok mutluyum.

  Yaaaani, ne zeka ne de fiziksel olarak hala 12 değilim. Son 4 yıldır hiç değişmemişim hatta. Şu okula ilk nasıl girdiysem, hala öyleyim. Tek fark, okulun içini ezbere bilmem. İşte durumlar böyle.

  12 olmak havalı da değil hem. Hala en ezik benim bence. Alt dönemde bir kokona kızlar var, "vay amk." oluyorum. Hem de amk. Lise1 bir kız gördüm, kadın çorabı giymiş. Manyak mısın nesin, 14 yaşında uşaksın git çocuk ol ya. Aaa üstüme iyilik sağlık, tövbe bismillah.

15 Eylül 2012 Cumartesi

vizeden sonra

  Müthiş eğlenceli geçen bir otobüs yolculuğu esnasında, neredeyse geçmiş -sadece kızarıklık kalmış uçuğumun altında; yani bu sefer de alt dudağımda bir uçuk daha çıktı. Şoka girdim. Kendimi parçaladım. Ağladım sinirden. Ama napayım çıktı bir kere, şu an gayet barışığız; görünen o ki annemin 2243566653 haftadır antalyada oluşundan kaynaklanan bir bağışıklık sistemi çöküşü olmuş bende. YEMEK YAP ANNE. EVİ TEMİZLE ANNE. YETEĞĞĞRRRR.

  Sonra yine yolculuktan olsa gerek; bütün gün müthiş bir karın ağrısı çektim. Sonra o kadar çok yürüdük ki ayaklarım iki hamur yığınına dönüştü. Ankaralılar da bir manyak; "Çok yakın yürüyün." diyor 2 saat sürüyor yol. Trabzn kadar rahat, güzel şehir yok esasında. Ankarası da İstanbulu da bi korkunç bi garip.
   Sonra bir de yemek yemeye hiç vakit olmadı saatlerce; o yüzden -açlığa hiç gelemiyorum biliyorsunuz- bütün yaşam enerjim sönmüş bir vaziyette sürünerek ilerledim. UÇUĞUMUN VE KARNIMIN VERDİĞİ AĞRI DA CABASIYDI.

 Sonra vize alırken bir sürü sorun çıktı. Bişeyler. Sonra hallettik. Ama biz de bittik ksçç saaaatttt yeteğğğrrr.

  Tüm bunların haricinde yine de Ankara gezisi oldukça güzeldi; o günün akşamına doğru lunaparka gittik, çok eğlendik. Sonra bir telefon geldi Nadide'den vuhhhuuu. Bizim alamanya olayını 2 güne uzatmışlar. Yani 2. günün öğleni değil akşamı İstanbul'a geri gidiyoruz; İstanbul'da da bir gün kalıyoruz!!!! İstanbul'da da gezeceğiz, o ye.


  TÜMMMMMMMMMMM BUNLARIN DIŞINDA; bugün dershanem ve de YGS olayı resmen başlamış oldu. 8 saatlik bir işkenceydi; ve de geçen yılki dershaneden hiçbir farkı yoktu. Geçen yıl da ygsli modunda çalıştık biz zaten; bu yıl sadece sınıfımız ve adımız değişmiş oldu. Geçen yıl 11-Edinburgh'dük şimdi 12-Cambridge olmuşuz. Hayır bu isimler bir dershane sevgisi kazandırmıyor.

   Değişen diğer şey de kitaplar. Aslında hayır, hala üstlerinde YGS yazıyor SORU BANKASI yazıyor KONU ANLATIMLI yazıyor; onlar da değişmedi.

  Değişecek şeylerse; benim büyük ihtimalle artık çok bir sıklıkla yazamayacak olmam; veya sadece buraya yazıp çıkacak olmam. Bi de dizi izlerim. HAYIR DİZİDEN TAVİZ YOK. Doctor Who'ya başladım; çok pis fan oldum böyle on numara. On numara yani. O ye.

  Immmm başka başka.....annem hala gelmediği ve üniformam kayıplarda olduğu için tırsmalardayım. Onu bulup yıkamam, kurutmam, ütülemem lazım pazartesiye kadar. KİM YAPACAK BUNU. KİMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM?????????

  Bir de okul başlıyor....öf....başlamasın ya. Hani başlasın da; ya bilemiyorum nasıl olacak. Hani böyle içimden çalışmak geliyor, o motivasyona sahibim ama şevk yok ya. Ne bileyim; okul açılınca moda girerim heralde, gireyim artık. Bugün mesela epey ders çalştım, böyle çalışıyorum ama kendimi ygsye çalışıyormuş gibi değil eğlencesine öylesine çalışıyormuş gibi hissediyorum. :D Biri gelsin bir sistem getirsin bu işe. Okul başlamalı o yüzden, beni ancak okul paklar.

  ALLAH ALLLAAAHHHHH. KIZZZ SENİ ÇILGIN HADİ YİNE DİRİRİRİRİRİRİRİRİRİRİRİİM.
  YÜREĞİME KOLAY AMA YÜREĞİME ZOR Bİ DURUM DIT DI DIT DI DIT DIRIRIRIRM.

  SIKILIYORUM ÇOK LAN.

  Şimdi gidiyorum, doctor who izleyip; kitap okuyup; deftere bişeyler geçirmem lazım. Falan filan, pek keyifsiz bir yazı oldu bu ya; ama keyifsizim. Yaşam enerjim ilk günde uçtu gitti ki bu şeyden yarın da var. OFFFFFFFFFFFFFFF. Bana konuşacak adam lazım. YETEĞRRRRR.

  2 hafta içinde almanyadayız; o zaman çok güzel şeylerle yanınızda olacağım. Öpüyorum hepinizi.

Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı