Ağaca tırmananlar

20 Temmuz 2012 Cuma

kayıp resim - bir cinayet romanı

 
  Karakterler:
  Süper Dedektif, Yıldız Araş Tırır
  Orhan Buğra
  Cansu Kuzenkız

  Burakhan Kuzenerkek
  Bay ve Bayan Yılmaz
  Bay ve Bayan Boz
  Annane
  Rüzgar Küçükkuzen
  
  Şüpheliler:
  Hopa otobüsü zemini
  Bay Yılmaz'ın arabası 
 Süperdedektif Yıldız Araş Tırır'ın çantası 
 Ve de katil olduğundan şüphelendiğim.....biri.

  
  18 Temmuz Çarşamba günü öğleye doğru dedektifimiz nam-ı değer süperdedektif Yıldız, Bay ve Bayan Yılmaz'ın evinde istirahat etmektedir.
  Fakat sonra 11 gibi Cansu onu kahvaltı bahanesiyle uyandırır ve.............................esrarengiz bir şekilde, kahvaltı......................yaparlar!!! ddıdddııffffffff.

  Saat 13.05 sularında Bayan Yılmaz, Yıldız'a artık yavaştan hazırlanması gerektiğini söyler. Çünkü dedektif, o gün otobüse binerek çok mühim bir cinayet soruşturması için Trabzon'a gidecektir.
  Bunun üzerine Yıldız "azcık daha geçsin giyinirim." diyerek bilgisayar başına oturur. Kısa bir süre sonra kalkarak çiçekli çantasından pembe koruma kapaklı telefonunu alır, içinden küçük bir sd kart çıkarır ve Cansu'ya sorar. "Bunun şu büyük kartlarından sende var mı? Hani bilgisayara takmak için..."

  Cansu ve Yıldız bu sorunun cevabını bulmak üzere Cansu'nun odasına giderler. Perde, esen rüzgarla havalanmaktadır. Cansu çekmeceyi açar ve "Ben onu işe yaramıyor diye attım." der. Dikkatli dedektifimizse çekmecedeki bir kutu raptiyeyi göstererek "Yani bir kutu raptiye belki bir işime yarar ama Micro Adapter işime yaramaz atayım dedin öyle mi?" der.

  Cansu Yıldız'a bakar ve..............güler. dıdıdıdıdııfffffff.

  O esnada Cansu diğer çekmeceyi de açar ve hızla kapatır. Ama şahin gibi gözleri olan süperdedektifimiz, lazer ve hastane röntgeni ışınlı bakışlarıyla tahtanın ardını görebildiği için hemen orada durmakta olan birtakım vesikalık resmi farkeder.
  İvedi bir hareketle vesikalıklardan birini kapar. Sonra ona bakar. Ve.............................................................gülmeye........................................başlar. DIDIDIDIDIVFFF.

 Bu Cansu'nun çocukken çekildiği, üniversiteli bir kız için utanç verici sayılabilecek bir resimdir ve bu yüzden bu resmin bir kopyasını vermeyi de kattiyen reddeder. Ama dedektifimiz bir dedektiftir. Bunu ya kolay yolla alacaktır......ya da zor yolla. Yıldız kolay yolu seçer ve "Avukatın yoksa sana bir tane sağlanacaktır. Konuşmama hakkına sahipsin" gibi normal insan beyinlerini dehşete sokan bu klişe cümleleri kullanmaktansa, "Yaaaa lütfennn." der. O gelmiş geçmiş en zeki dedektiftir çünkü.

 Bunun üzerine resmi almayı başarır ve yanında cüzdan olmadığı için o esnada şarjda olan telefonunun o pembe koruma kapağını kaldırarak vesikalığı oraya koyar. Burası buruşması istenmeyen bir şey için mükemmel bir saklama yeri ve bakıp bakıp gülmek için de harika bir yoldur. "Bak nereye koydum eheheh" der müthiş güzellikteki gülüşüyle.

  Cansu şeytani bir bakış atar ve "Senin kafanı kırarım...." der. DIDIDIDIDIDIDDDDDDDDDDDDDDDDDDDVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVVFFFFFFFFFF.


  Saatler 21.00 civarını gösterdiğinde, Yıldız çoktan o evden ayrılmış, Bay ve Bayan Boz'un evine gelmiş ve bütün valizlerini toplamıştır. Dışarıda olan tek bir eşyası vardır, pembe koruma kapağı olan telefonu. Çünkü telefon şüpheli bir şekilde çok fazla şarj yemektedir ve bu yüzden sürekli sarjda olması lazım gelmektedir. Pilin dolmasını beklerken ne kadar süper olsa da yine de bir insan olan dedektifimizin uykusu gelir, hafiften kestirmek ister, ve uyur.

  Birden biri sarsarak onu uyandırır, eline telefonunu tutuşturur ve "Kalk hadi otobüs gelmiş." der. Yıldız pembe koruma kapaklı telefonunu alır ve saate bakar; 23.41

  Böylece apar topar kapının önünde bekleyen Bay Yılmaz'ın arabasına biner. Otobüsün Yıldız ve kardeşini alacağı yere geldiklerinde, otobüs orada yoktur. Sıkıcı bir 5 dakikadan sonra Yıldız  pembe koruma kapaklı telefonunu çıkarır ve saate bakar, 23.53. Kısa bir süre sonra otobüs gelir binerler, Yıldız hemen uyur.

 İlk mola yerine geldiklerinde Yıldız inmek istemez. Böylece pembe koruma kapaklı telefonunu çıkarıp biraz takılır ve sonra çiçekli çantaya geri koyar. Çantanın ağzını sıkıca kapatır. Ardından tekrar gözünü açtığında Trabzon'dadır.

  Eve yerleştikten saatler sonra, Yıldız, sonunda kalkar, yorgun da olsa yeni gününe çantaları boşaltarak başlar. Çiçekli çantasını boşalttığında hayretler içinde kalır........

 Telefonunun pembe kapağı ve Cansu'nun vesikalık resmi orada yoktur. Sadece telefon durmaktadır.


 Böyle bir vahşiliği kim yapmış olabilir? Soğukkanlı dedektifimiz bayılmamaya çalışarak bir yere oturur ve sorar "Bu....nasıl olmuş olabilir...."



DIDIDIDIDIDIDIDIIFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFFF.


bölüm sonu.
yanıtları beklerim.
 
  

 

15 Temmuz 2012 Pazar

tatil maceraları- internet savaşları

  Evde uzun zamandır 3 tane bilgisayar ve herkese yetecek kadar sınırsız internet olduğundan,  tüm ev halkının kullanımına açık sadece tek bir bilgisayar ve kotalı internet olmasının evi nasıl da spartacüs arenasına çevirdiğini unutmuşum. En son yazmamdan itibaren, "bilgisayara ben oturacağım kalk lan" dediğim için  12 yaşındaki 58 kilo kardeşimden o kadar çok yumruk yedim ki, kollarıma ne olduğunu soran herkese "güneşte yandılar" ya da "ben hep kırmızıyım :):):)):)::)):" demek zorunda kaldım. Ama şimdi ben de hiç vurmadım sanmayın. Çok pis vurdum. Tabii ki vurdum. Sıfır bedenlik fitliğim ve karatede siyah kuşaklı olmamdan gelen kıvraklığım sayesinde kardeşimin tüm hamlelerinden  sıyrılıp bolca şamar atmıştım. Tabii ki böyle bir şey yok.. O vurunca çok acıyor. Hayvan.

  İşte Samsun'dan sonra Amasya'ya gidip oradan İstanbul'a geçmemle başıma tam olarak bu geldi. Akşam erken yatan kız kuzenler yüzünden geceleri kullanamadığım, gündüz de erkek kardeşimin başından 15 saat kalkmadığı ve bana sadece 10 dakika kullandırttığı sadece ve sadece tek bir bilgisayar.....................
 
  O bilgisayarın da gelişimizin üçüncü günü interneti gitti. Karşı komşudan alıyorlarmış neti, onların da ölüsü varmış, ayıp olur diye açtırmalarını isteyemediler. Amasya'dayken de adı jet olan ama bir karıncadan daha yavaş hareket eden bir internetim olduğu için ne bir dizi izleyebildim ne bir yazı yazabildim. Artık televizyonu açıp Feriha izlemekten gına gelmişti.

  İstanbul ve Amasya'da yaptığım kültür gezilerini şimdi anlatmaya kalksam anca bir haftada biter. Çok güzel yerlerdi, gidin görün. Komik anılarımın çouğunu da unuttum. (Öldürücü sıcaklar yüzünden beynimin büyük bir bölümü resetlendi zaten.) Zaten bu iki yerin kötü yönleri yüzünden de o kadar atarlı genç oldum ki bugün sadece atarımı anlatacağım galiba. :D  O kötü yönlerse, PASTIRMA SICAĞI VE İNSAN KALABALIĞI IĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞĞ.
 
   Bikere şu konuda anlaşalım; İstanbul tramvayının içi bildiğin at kokuyor. Ulan bizim küçücük dolmuşlarda bile oda parfümü var (nereye oturursam oturayım her seferinde suratıma fıslayan parfümlerden).İstanbul belediyesi halt etmiş. Sonra tramvay 120 kişilikse 1200000000000 kişi alıyorlar. Erkekler de tam birer hödük. Uyuma taklidi yapan mı dersin, kayıp önüne düştüğün halde yer vereceğine ayağını senin altından kurtarmaya çalışan mı dersin (yaşadım.) ufuuu.
 
  Sonra ben zaten huyluyum hemen kaşınmaya başlıyorum; hapşırıp tıksıranı öksürüp kusanı osurup sıçanı hepsi tramvayda anasını satayım. Yani öyle daracık yerde cama yapışık bir vaziyette gidiş dönüş ayrı ayrı 3 saat 20 durak ayakta yol giderken "istanbul çok güzel lalalalalalalaalay boğaz köprüsü çok güzel lalalalalalalay" diyemiyorsun. Her gün samsun-trabzon yolu çekeceğime ikiy yer gezmek için, samsun-trabzon yoluna giderim arkadaş. Ya da açarım google görsellere yazarım ama yanımda vantilatörüm önümde dondurmam olur.
  Orayı özel jetinle jipinle gidip gezip geleceksin. Yaşanacak yer değil. Ya da orada özel jeti -jipi boğazda yalısı olan biri olacaksın. Yani ali ağaoğluyla evleneceksin.

  Haaa sıcak meselesini hiç açmadım. Gündüz zaten gezerken enseye vuran güneşten bayılıyorsun, akşam da hırsız girer diye cam çerçeve açtırtmıyorlar. Akşam sekizde yatıp uyuyan ben, sıcaktan ancak sabah sekizde uyuyabildim. 3 saat sonra da kaldırıp dışarı o tramvaya çıkarıyorlar zaten........tüm o güzellikler olsa bile çok kötüydü. Keşke kar kış olaydı hava -100 olaydı da o sıcağı çekmeyeydik. Lanet olsun yaz.

  Çok konu dışına çıktık. 7 günlük yarım internetliğin 6 günlük tam bir internetsizliğin ardından ben artık ne bir film ne bir dizi izleyen, tvde ferihanın gene ne bok yiyeceğini merak eden, sürekli pencereden bakıp insanları izleyen, her günü bir öncekinin aynı olan o koca karı teyzelerden birine dönmüştüm. Kendi evimde olmadığım için de hiçbir şekilde kendimi eğlendiremiyordum. Ne müzik aletlerim yanımdaydı, ne de kitaplarım...Bütün gün oturup yiyordum. Yiyip oturuyordum. Artık herşeyden uzak bir yaban'a dönmüştüm.

  Böylece bol bol kilori kazandım. Ve de bol bol kilori kaandığıma dair bol bol laf. Aslında tüm bunların dışında çok güzel yerler de gezdim (her gün yeni bir yer gezdim) ve çok güzel şeyler aldım. Ama yine de cehennnnnnnnnnnnnnemmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm gibiydi. CEHENNNEMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM.

İşte sonunda o lanet günler bitti ve Samsun'a geri geldim. Dayım şansıma bilgisayara format attırmış, gıcır gıcır internetle karşımda duruyordu.. Sevinçle- açlıkla açtım o bilgisayarı, okşayığ bağrıma bastım ve sonra,  mükemmel geçen bir 10 dakikanın ardından bilgisayar pat diye kapandı ve bir daha açılmadı........

  Şimdi de teyzemin evindeyim. Buranın bilgisayarının allahtan interneti var ama diziler hep takılıyor. Sadece feyse girebiliyorum yani. E o telefonumda da var.
  Yani sırf internet yok diye tatil okul zamanından beter oldu. Bir aydır ulaşım aracından ulaşım aracına biniyorum. Hatta sayabilirim. Hakkaten, işim mi var, sayayım. Otobüs, Tramvay, Taksi, Dolmuş, Tren, Halk otobüsü, Köy otobüsü, Metrobüs, Metro, Araba, Servis, Suit Otobüs..........vs vs. Tek istediğim evime, dönmek. Lanet olsun sana yaz tatili.

  Oysaki benim bu yaz planım ayırdığım 30 kadar kitabı okuyup bitirmek, her gün biraz matematik biraz ingilizce çözmek, her gün farklı bir film izleyip keman çalmak, arkadaşlarla buluşmak, bir işe girip çalışmaktı. Annem bu yazıyı okusa "Nankörrrrr" diye cırlar belki ama koşullar hoş olmadıktan sonra gezmek sadece vücuda işkence. Sıcaktan dışarda pişeceğime ve geceleri kaşıntı ve sıcaklığın getirdiği acıdan uyuyamayacağıma, bilgisayarda beynimi pişiririm sıkıntıdan patlarım daha iyi. Hele ki bir deli gibi kaşınmaya başlayın, dediğimi anlarsınız. İnsanın yüzünün kaşınması ve artık derisinin kalkması kadar berbat bir şey yok. YOK. Bacak kol neyse de yüz  ve boyun çok acıtıyor.

  Ama okulun ilk günü tüm bunları dediğime pişman olacağım.
  O güne kadar,
  Kısmet.

Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı