Ağaca tırmananlar

27 Ekim 2012 Cumartesi

Martı Jonathan Livingston

 Bazen öyle bir an gelir ki, içinden hem bir şeyler yapmak hem de hiçbir şey yapmamak gelir. Midenin tam üstünde korkunç bir boşluk, sıkıntı veren bir şey vardır. Nefes almak aynı anda hem büyük bir baş ağrısı, hem de sırtında hissettiğin bir acıdır. Uyumak desen, uyanmamacasına uyumak, kafanı bedeninin taşıyamayacağı bir yük yapmaktan başka bir işe yaramaz. Kalkmak, harekete geçmek istersin. Ama ne dışarı çıkasın gelir, ne evde kalasın... Böylece amaçsızca odadan odaya yürürsün. Kendini bir mutfakta dolaba bakarken bulursun, bir banyoda elini yıkarken, bir yatakta yatıp tavana bakarken bir de koltukta oturulabilecek en kambur pozisyonda otururken...

  Benim içimden böyle anlarda kitap-lar okumak gelir. Her kitabı aynı anda okumak isterim, hepsini.. Ama sonra elime bir tane alıp da tüm o kargacık, burgacık harfleri; gözlerimin görüp aldığı ve beyne ulaştırmadan direkt kulaklarımdan ve burun deliklerimden dışarı attığı, süzülüp giden kelimeleri görünce; bir "PÖF"leyerek kitabı da bırakır hareketsiz dururum. Bir şeye bakmadan, sadece görerek dururum. Boş boş. Öyle dururum.
  Yazmak isterim sonra, sadece yazmak! Beyaz bir sayfa açarım; zihnimde düşünceler "vacur vucur" konuşarak, bağrışarak binlerce kitabı dolduracak kadar bir patlama yaşar, ama gelin görün ki o sayfaya bir tek kelimecik düşmez. "Ne yazacağım?" derim. Yazma duygusu iteler, kakalar, dürttürür, uykunun en güzel yerinde uyandıran gıcık bir kardeş gibi koluna kalemi batırır fakat yazacak bir şey yoktur. Her zamanki cümle; "Yazmak istiyorum, günlük, ama ne yazacağımı bilmiyorum. Bu arada bayram tatilindeyiz, okul yok ehehehehe. Habu ygs beni öldürecek. N'olacak bana. ALLAHHHH. YETEĞRRRRRRRRRRRR." .
                                        ********

  Martı Jonathan Livingston, uçmayı gönülden sevmiş; uçmak ve sadece uçmak isteyen bir martıydı. Diğer martılar çığlıklar ve kavgalar içinde, gelmekte olan kayıkçı teknelerini beklerken o tek başına uzaklarda bir yerde durur, uçuş denemeleri yapardı. 300 metrelere kolayca tırmanır sonra kendini yerçekimine bırakıverirdi. Hızla inerdi, hızla! Hız... Hız güzeldi, mutluluktu...Hız herşeydi.
  Ama bu durumdan hoşnut olmayan martılar da vardı. Özellikle de kaygılanan anne-babası..
  "Jon..." derdi annesi. "neden sen de sadece diğer martılar gibi olamıyorsun? Yemiyor içmiyorsun. Bir tüy bir kemik kalmışsın!"
   "Ben sadece öğrenmek istiyorum, anne. Bir martı olarak havada ne yapıp yapamayacağımı öğrenmek....Hepsi bu, sadece öğrenmek!" olurdu Jonathan'ın cevabı..
  Sonra babası girerdi devreye. "Bak Jonathan..." derdi, "Uçmak iyi güzel de, karın doyurmaz ki. Unutma, uçmanın amacı yiyecek bulmaktır."

  Uçmak diğer martılar için sadece kıyıdan tekneye geçiş, balığı alıp tekrar dönüş için yapılan bir şeydi. Tek bir amaç vardı, o da aç kalmamak, mideyi o günlük de doldurmaktı.
  Jonathan da denedi normal bir martı olmayı, tekneler için bekleyip saçma çığlıklar attı, sonra o güreşin içinden bir hamsi kaptı ve kıyıya döndü. "Ama ne saçma!" dedi hamsiyi de gagasını açmasıyla yanlışlıkla önündeki başka bir martıya kaptırarak. Oradan uçtu gitti. Tekrar uçuş denemelerine başladı, yükseldi yükseldi, sonra durdu, kanatlarını açtı ve inişe geçti. Hızı neredeyse saatte iki yüz on dört mili bulmuştu! Bir martı için bir rekor olmalıydı bu! Ama sonra birden, birşeyler ters gitti, dengesini yitirdi ve binbeşyüzmartılık sürünün içine bir kurşun gibi daldı.

 Sonrası tahmin edilirdir, sürüden atıldı. Son sözleri "Uçmayı öğrenebiliriz, kardeşlerim, özgür olabiliriz!" oldu ama kardeşlik bitmişti; o artık sürgün bir kuştu.
                                       
                                      ********
  "Sen ne olmak istiyorsun?" dedi Rehberlikçi adam ben arkasındaki geniş camın da arkasında uçmakta olan güvercinleri izlemeye dalmışken.
  Ani bir doğrulmayla ona baktım. "Yazar olmak istiyorum." dedim yazar olmak isteyen birine göre pek de güvensiz bir sesle.
  Gülümseyerek "Ne güzel." dedi. Der demez ben de içimden bir "oh" çektim. Rahatlamıştım.
 
   Çok ıkına sıkıla yazar olmak istediğimi belirtiyordum. Sanki olunmaması gereken bir şeydi bu. Sanki yapamayacağım bir şey..
   "Evet yazar olmak, yapabilirim bunu..." diye düşündüm ve o anlık bir sempatiyle adama geri gülümsedim.
  "Ne güzel..." sakin sesiyle tekrarlamıştı. Ve birden, o sakin ses, başka bir cümleye hayat verdi. "Aç kalırsın.."
  Hala gülümsemekte olan ağzım ani bir şok dalgasıyla kalakaldı. Çok kısa bir sessizlik oldu. "Nası yani?" dedim hafif bir kahkaha patlatarak.
  "Aç kalırsın." diye tekrarladı Rehberlikçi. Tepkimi görünce ona da bir keyif gelmişti, daha da eğlenerek söylüyordu bu sefer.
  "Ama....ama..." bir şeyler bulmalıydım. "Şu anda İngiltere Kraliçesi'nden daha zengin bir yazar var."
  "Evet, Harry Potter'ın yazarı." Yanımdaki arkadaşım da güldü, ben de kendime güldüm. Başarısız bir deneme olmuştu. DAHA İYİ BİR ŞEY DÜŞÜNEBİLİRDİN DEĞİL Mİ?
  "Yazarlığı meslek olarak yapma, örneğin bir öğretmen ol, yanında yazar da ol."
  Meslek olarak yazarlık?
  "Ama öyle olmaz ki. Kendinizi tamamen o işe adamanız lazım, boş vakitlere sığdırılacak bir  şey değil bu. İlham gelecek, o an yazmak isteyeceğiniz şeyler olacak sonra b...."
  "Bir not defteri alırsın olur biter." dedi lafımı keserek. "Bu bir ressam için de aynı, diğerleri için de. Bunu hobi olarak yap. Meslek olarak yaparsan aç kalırsın."

  Durdum. Sinirden boynumdaki kurdelemi çekiştirdiğimi farkedip, duracağıma devam ettim. Ne demeliydim ki şimdi? Tamamen savunma modundaydım, "ama" ile başlayan çırpınış cümlelerinden başka bir şey kuramayacaktım. Konuşmakta iyi değildim ben, yazmakta iyiydim.
 
  "Ama o tamamen kısmet işi. Şu anda dışarıda sizden daha fazla kazanan yazar ya da ressam ya da müzisyen insanlar var. Ben öğretmen olmak istemiyorum. Tabii ki başka işler de yaparım yazarlığımın yanında..."  Ama o, o işin yanında yazarlığı yapmak değil, yazarlığın yanında o işi yapmak olur. diye tamamladım lafımı kafamda, ha şimdi aklıma gelen bu güzel cümleyle. Hiç o an gelmez zaten aklıma.
 
  "Bak ben sana yazar olma demiyorum, yazar ol, ama bir işin de olsun."
  "Siz tamamen Türkiye için konuşuyorsunuz. Türkiye'de belki aç kalırsın, ben Türkiye için değil, dünya için konuşuyorum."

  Sonra içeri oraya asıl gelme amacımız olan diğer Rehberlikçi geldi de, ışık hızıyla adama sırtımı dönerek o güzel, hızır hocaya doğru oturdum.
                                                         
                                    ********
   Martı Jonathan, sürülmüş martı, geri kalan günlerini yalnız başına uçarak, öğrenerek, alıştırma yaparak geçirmeye başladı. Sürüldüğü yerin ötesine de gidiyor, yeni yerler keşfediyordu. Üzgündü ama yalnızlıktan değildi üzgünlüğü. Diğer martıların uçmanın da ötesinde bir uçuşu yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan korkmuşlar, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.
   Sonra onlar geldiler. Vakit geceydi ve Jonathan'ı sevgili göğünde kaygısızca süzülürken buldular. Jonathan'ın kanatlarının ucunda beliren bu iki martı, ışıldayan iki yıldız gibiydi.
  "Kimsiniz siz?" dedi Jonathan.
  "Biz senin kardeşleriniz Jonathan, kardeşleriniz. Seni daha yükseklerdeki yuvana götürmek için geldik."
  "Ne yuvası? Benim yuvam yok. Hem bu kanatlarla bu yorgun gövdeyi daha yükseğe, yüz metre bile taşıyamam artık ben."
  "Hayır Jonathan, başarabilirsin! Şimdi yeni bir aşamanın tam sırasıdır."
                                               
                                  ********
  2006'lı yıllardı belki, pek emin değilim, Trabzon'da ilk defa bir sel olduğunu gördüm. Yatağımdan kalktığımda gerçekten de çok küçük bir su birikintisi vardı yerde, hem de beşinci katta oturmamıza rağmen.
  Havada havlular, bezler uçuşuyordu. Annem ve kuzenim, canla başla, benim odamın balkonundan gelen suyu almaya çalışıyorlardı. Daha yeni bilgisayar almış biri olarak gözüm hemen bugün hala odamda durmakta olan kasama gitti.
  "Merak etme aldım bilgisayarı, bir şey olmadı." dedi kuzenim; rahatladım. Etrafıma baktım, koltuğumun üzerinde daha önce görmediğim ıslak koliler vardı. Annem balkondan çıkarıyordu. Takmadım, hatta sonra uykuma geri döndüm. Küçük bir kız olarak zaten yardım edebileceğim bir şey yoktu, olsa da bunun için fazla tembel, uykuluydum ve kuzenim vardı zaten.

  O olaydan sonra, babamın gençlik yıllarından kalma, bir koli içinde balkonda duran zavallı kitaplarının hepsi harap olup gitti. Çok güzel romanları, benim küçükken içinde verem haftasıyla ilgili şiirler aradığım aşk şiir kitapları vardı. Ama aralarından kurtulanlar da oldu. Üç-beş tane... Annem onları kurtardı ve sonra bana verdi. En üstte kahverengi kaplı ince bir kitap vardı. "Bak bunu al, oku. Çok güzel kitaptır." dedi. Elime alıp baktım, üzerinde büyük yaldızlı harflerle "M A R T I " yazıyordu.
                                                     
                                         ********
   "Chiang, burası bir cennet değil, değil mi?"
   "Gene öğreniyorsun, Martı Jonathan."
   "Peki ama, bundan sonra ne olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?"
   "Hayır Jonathan, öyle bir yer yoktur. Cennet ne bir yerdir, ne de bir zaman. Çünkü yer de zaman da birer kavramdır sadece, bu dünyanın kavramları, anlamları yoktur. Cennet, yetkinliğe ulaşmanın ta kendisidir." Bir an için bir sessizlik oldu. "Sen çok hızlı bir uçucusun, değil mi?"
   "Ben...ben..." dedi Jonathan, "...hızı çok seviyorum."
   "Yetkin hıza ulaştığında cennetin kapısını buldun sayılır Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mil, ne milyon mil yapmakta, ne de ışık hızıyla uçmakla olur. Çünkü sayılar birer sınırdır. Ancak yetkin bir hızla orada olunabilir, yavrum."
   Ve sonra Chiang birden bire gözden kayboldu, hemen sonra on beş metre ötede, su kıyısında belirdi. Bütün bunlar bir anda olmuştu. Gene kayboldu ve bu kez Jonathan'ın omuz başında belirerek, "Hoş bir oyun." dedi.
                                                   

                                  ********
   "29 Şubat 2011
    Sevgili 4 yıl sonraki Yıldız,
   Nerede olursan ol, bu kitabın da hep kütüphanende olacağını bildiğim için -çünkü çok eski ve güzel hıhığm- mektubumu buraya koymayı seçtim.
   Şu anda nerelerdesin, napıyorsun, Elijah bizim oldu mu (Bak adam 35 oldu, hala evli değilsek onunla durum vahim.) hiçbir fikrim yok, ama az çok hayal edebiliyorum.
  (...)
   KİMMİŞ HOW I MET YOUR MOTHER'DA ÇOCUKLARIN ANASI HAAA KİMMİŞ SÖYLE! YOKSA HALA BİTMEDİ Mİ DİZİ. ÇÜŞ ARTIK.
  (...)
  Yazarlık nasıl gidiyor? Yoksa aklının ucundan bile geçmiyor mu?! Öyleyse utan bacım. Aslında magazin köşesi yazarlığından tut da yaprak dökümü gibi bir dizinin senaristi bile olabilirsin. Yaz yani. Yani yazmayı bırakma, anladın mı? Hayallerini unuttun mu yoksa?!
   (...)
  Hayır o çantaya 100 lira verme, koy kenara Amerika'ya falan gidersin. Ya da Elijah guccisinden muccisinden alır en kralından. Öyle mallıklar yapma. Çantaya 100 lira para verilmez gızım. Louis Vitton değildir o, çakmadır. Pazarda 10 liraya al aynısının defolusu!
  (...)
  Sanatsal işler yapmazsan, kafanı kırarım.
  Kıyamet koptu mu?
  Hala ağaç, su var mı?
  Allahım sen bizi koru!
  ELİJAHHHHHHHHHHHHHHHHHH!

  Sevgiler.
     
                                     
                            *******
    "Hala onları nasıl sevebiliyorsun, anlayamıyorum doğrusu."
    "Oh, Fletch. Sevilen o değil ki. Kin ve kötülüğü elbette sevemezsin. Her martıda gerçek martıyı görmeye çalışmalı, her birininin içindeki gerçek iyiyi bulup çıkarmalı ve bunu onlara da göstermelisin. Gerçek sevgi budur işte. Onu bir kez tattın mı, vazgeçemezsin."
    (...)
    "Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüklerine inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Bir kanat ucundan öbür kanat ucuna değin tüm bedenin, onu düşünebildiğinden başka bir şey değildir. Sezginle bak. Öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin."
                                               
                         ********
  "Bir martı için uçmak ve uçmaksa, bir insan için nedir o zaman?" diye düşündüm Boğaz Köprüsü'nün görülebilen son direğinin de suya gömülmesini izlerken. Marmara Denizi'nin üstünde görülebilen artık bir kuyu kalmıştı sadece, karşımda duruyordu, ama o da yükselen sulara karşı koyamıyordu..
   "Yıldız n'apıyorsun gelsene!" dedi arkamdan kim olduğuna emin olamadığım biri. "Onlar çıkacak şimdi, eve gir!"
   "Canavarlar" demeye korkuyordu. "Gecenin yaratıkları...İblisler..."
   Önceden nasıl bir hayat vardı emin değildim, ama her sabah sular çekilince yeniden ortaya çıkan İstanbul'un simgesi, yosunlu Boğaz Köprüsü'nü görünce anlıyordum ki eskiden yaşam şimdi olduğumuz yerden daha aşağıda sürüyordu.
 
   Yine kendimi bir trende buldum. "Eve geç kalacağız! Sular yükselmeden varsak bari!" dedi yine yanımda duran biri. Eve gittik. Yine köprünün kayboluşunu izledim, sonra yine kuyuya baktım. Sonra...bir anlığına bakmadım...o da kaybolmuş.
   Su hemen önümdeydi, önümde kollarımı yasladığım duvarın arkasında... Ya buradan da taşarsa su? Neden bu kadar alçaktı bu duvar?
   Ama böyle duvarda durup, hemen yanımdaki direkten gelen ışığın suya yansımasını izlemek güzeldi. Sonra yine eve girdim, yine kapıları kilitledik.
   En üst kata çıktım, marangoz bir dede vardı. Tahta oyuyordu. "Bana da öğretir misin, dede?" dedim. "Tabii..." dedi. Önüme bir tahta küp koydu. "Ne oymak istersin?"
  Gözümün önünde Bertie Gilbert'ın resmi canlandı.
  Bekle biraz... dedim.
  Rüyaydı lan bu!
  UYANDIM.

  "Çok pis roman olur bu rüyadan haa." dedim
                                                     
                            ********
   "Hiç mi sınır yok Jonathan?" diye düşünerek gülümsedi. Öğrenecek ne çok, ne çok şey vardı!

   Öğrenme yarışı başlamıştı.

                                       ********

     Tanıdığım biri bana demişti ki, "Aslında sen her gün yazabilirsin, değil mi... Sorun senin yazdıklarını beğenmemen."
   
     Düşünmüyorum ki ilerde yazar olsam ve dünyada 3 yaşındaki çocuğun bile ismen bileceği bir kitap yazsam; "Hah. Başardım işte. Mükemmel bir kitap yazdım! Amacıma ulaştım!" diyeceğim. Hayır, böyle olmayacak. İnsanlar beni yolda görüp, tanısa ve "KİTABINIZ MÜKEMMEL BAYILIYORUM." dese, ne kadar orada ego tatmini yapsam ve imzalar dağıtsam da "Nasıl seviyorlar....çok hataları var ve bazı bölümleri hiç güzel değil..." diyeceğim. Utanacağım, kitaplarımın tüm kopyalarını toplatmak isteyeceğim.
   
   Bir martı için uçmak ve uçmaksa, yaşamak için uçmak değil; uçmak için yaşamaksa.... bu bir insan için de sevmek ve sevmek midir?
   Jonathan Livingston, uçma cesaretini gösterdi. Tüm bu görünenlerin ardında, bir amacı olduğunu gördü. Böylece yapmak istediği her şeyi ve ötesini yaptı.
 
  "Hepimiz tek bir martının parçaları ve yansımasıyız. Gördüklerinizin ötesini görün, sezginizle bakın." diyordu...
 
  Martı için uçmak ve uçmaksa insan için nedir?
  Sevmek ve sevmekse bu benim için yazmak ve yazmak mı demektir?
 
  sıkıntım gitti artık derse oturabilirim ljasdksfd.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı