Ağaca tırmananlar

8 Aralık 2013 Pazar

"son" ve ötesine

Her şeyin bitmediğine dair küçük bir hatırlatma

"Mutlu Son" yazısına gelen tüm yorumlar gözlerimi doldurmasaydı HER ŞEY DAHA KOLAY OLABİLİRDİ. 

Saat sabahın 3ü, ama bir türlü uyuyamadım, böyle saçmasapan sebepsiz bir sıkıntılanma hissettim, sonra kalkıp "Bi saniye.........ben midedeki bu kusmaklık hissini biliyorum.....benim........benim......blog yazasım var." dedim.

 Hayır, tabii ki böyle bir şey demedim, olayı dramatize ediyorum. Yoksa bu anca....filmde bile olmaz, bu sahneyi film israfı görüp çekmezler, çekseler de keserler "vay amık kamera açık kalmış" diye. Ve de zaten gece 12de bir poşet doritos yersen kusmaklık olursun. NEYSE. 

"Blog" kelimesini düşününce küçük bir an için blogumu bitirdiğimi hatırlayamadım. Hatırlayınca da üzüldüm. Ama sonra birden, üzülmenin gereksiz olduğunu farkettim çünkü blogun bitmesi aslında bir bitiş değil ki. 

Şu an sonbahardan kışa geçmemiz gibi. Çocukluktan gençliğe(hala çizgifilm izleyebiliriz HALA), yüzüklerin efendisinden hobbite ne bileyim bir yerden bir yere geçmek gibi. Keşke bitmeseydi ama maalesef bitti ki kimse yeni gelen mevsime "bu mevsim olmamış ya bunu kaldırsınlar öncekinden devam edelim" şeklinde bir şikayette bulunmayacak. (Bunu okuyanların %99u anında HİÇ DE BİLE deyip yaz tatiline dönmeyi talep etti.)

Sorun şu ki ben blogu sizler için açtım. İlk açtığımda okuyan tek kişinin (kendi iradesi dışında okuyan) arkadaşım olduğu gerçeğini göz önüne almasak da ben okunsun diye açtım onu. Tammmmmmmmmmmmaaamen anonim olmak istesem, şu an bu şeylerle uğraşıyor olmaz günlüğüme yazıyor olurdum. Hiçbir zaman kendim için yazamadım bu yüzden insanlara günlüklerimi de gösterdim lan. Böyle saçmalık mı olur jkhsdkjsd. Okunsun diye yazdım ben. Okunmak istenince de "hayır lan utanırım okuma sakın bananem" diye cırlayıp utanmak için yazdım. Ben okutacam. 

Buraya yazmayı benim için müthiş eğlenceli yapan sebeplerin zor ve çekilmez yapanların altında kalması beni üzüyor. Ama benim için artık gerçekten zor olmaya başlamıştı. Birine sövecem "ama okuyo o ya" ötekinin dedikodusunu yapacam "ama okursa ağzıma eder" bir diğeri anlatmam gereken olaya dahil "ama bu da okuyo yaaaaaa" diyorum sonra anlatacak olay kalmıyo. Birin kessem ve burda anlatmak istesem o çocuk onu okusa onu geçtim anam okusa nolacak bacılar? Hak verin.

BU YÜZDEN. YENİ BLOGUMU çok gizli ve ince bir şekilde o yazıya yerleştirmiştim arkadaşlar lütfen yani. Tabii ki okumanızı istiyorum, ne sandınız. Ama herkes de okusun istemiyorum sonra işler birbirine giriyor siz okuyun. Anlamış olmanız gerekirdi lan illa twitterda link mi paylaşayım? ÖLEH MİH.

Goril deneyini biliyor musunuz? Size "dikkatle izlemeniz gereken" bir video izletiyorlar, videoda önünüzden goril kostümü giymiş devasa bir adam geçiyor ama koca gorili videoyu izleyenlerin %90ı göremiyor. Ben de görememiştim mesela. Çünkü bazen bariz şeyler yerine gizli şeyleri aramaya çalışırız. Ama bazen de en gizli şeyler en bariz şeylerdir çünkü bir şeyi gizlemenin en iyi yolu onu söylemektir. Söylemeseydim çatlardım. En azından bu kadarını bilmeye hakkınız var. Bundan ötesi artık benim YENİ BLOGUMDA YENİ YAZI PAYLAŞTIM GİRİP OKUYUN demem olur. Ama for the record, yeni blogda daha bir yazı paylaşmadım. Ama blog gayet açılmış bir şekilde duruyor. 

Hepimizin şu sıralar sınavları- yapacak işleri- stresli dönemleri vs var. Bu yüzden eppppppey erken bir yılbaşı hediyesi veriyim dedim. Hadi göriyim sizi koçlarım. 
Make me proud. 

16 Kasım 2013 Cumartesi

Mutlu Son

  Şimdi anlatacağım hikayeyi daha önce anlatmış olabilirim. Güzel bir hikaye çünkü. Annemin babaannesi anneme anlatmış, annem de bana anlattı. Amasya'daki bir elma ağacıyla ilgili bir hikaye.

  Öyle herhangi bir elma ağacı değil ha, özel bir ağaç. Bir baba tarafından dikilmiş. Bir torunla yaşıt, onunla büyümüş, sonra onun çocukları görmüş sonra onun torunları da görmüş. Torunlardan biri de benim.

  Dedem küçük bir çocukken Amasya'daki bir köyde, İpekköy'de, çok güzel, gül bahçeli, tavuklu inekli, kedili köpekli bir evleri varmış. Evin önünde de bir su kuyusu... Dedem kuyunun etrafında oynamayı çok severmiş. Sürekli kuyuya tırmanıp otururmuş. Sonra bir gün kuyuya o kadar çok eğilmiş ki birden ayakları yerden kesilmiş ve tam düşecekken babası onu tutup çekmiş. Dedesi de olabilir. Pek net hatırlayamıyorum, epey zaman oldu bunu dinleyeli.

  Neyse sonra bu baba/dede demiş ki 'Bu çocuk burada güvenli oynasın, bu kuyuyu kapatalım.'. Sonra kuyuyu kapatıp yerine bir elma ağacı dikmişler. Böylece dedem de oyunlar oynamaya elma ağacının etrafında devam etmiş.

  Dedem büyümüş, Samsun'a gitmiş, orada annanemle evlenmiş, 7 çocuğu olmuş, sonra annanem 7 çocuğa birden bakarken o kadar zorlanmış ki, kayınvalidesi onun yükünü hafifletmek için bir çocuğu Amasya'ya götürmeye karar vermiş. Götürdüğü çocuk annem olmuş, daha 3 yaşındaymış.

  Samsun-Amasya arası çok yakın olduğu için, annanem dedem annemi ziyaret etmeye sık sık gelmişler. Annem de bu sırada köyde, boyu ondan epppeyce uzun olan elma ağaçlı evde büyümeye devam etmiş. Köyü sevmiş, bizim bilemediğimiz ve asla da öğrenemeyeceğimiz birçok şey öğrenmiş. Sonra bir şekilde aracılarla annemi teee Trabzon'daki babamla tanıştırmışlar, birbirlerini sevmişler, annem de evlenip Trabzon'a gelmiş.

  Benim de çocukluğum hep yazları Samsun'a gidip gelerek geçti. Anne tarafından tüm akrbalar oradaydı, ben de onları akraba sayısı daha az ve daha uzak (İskenderun .s) olan baba tarafıma göre daha çok seviyordum, samsunu da seviyordum. Ama samsuna her gidişimizde annem amasyaya da uğramayı ihmal etmiyordu ve böylece ben de elma ağacıyla büyüdüm denebilir. Amasyayı da çok sevdim, köyü de, elma ağacını da. Ki zaten oradaki evle ilgili hatırlayabildiğim ilk şey "Yanında elma ağacı vardı di mi." oluyordu.

  Küçükken bir yerlere tırmanmayı çok severdim. Sol kolumu daha 4 yaşındayken, bahçe duvarına iple tırmanmaya çalışırken ipin kopması sonucu kırmıştım. Hatta "incir ağacından düşersen ölürsün." demişlerdi sırf merakımdan tırmanıp atlamıştım. Yüksek yerlere tırmanıp atlamaktan büyük ihtimalle bileklerimi de incittim ki artık arada sırada bacak ağrıları çekiyorum.
   E tırmanan bir çocuk yazın kasa kasa vişne, kiraz toplanılan bir köye giderse ne olur? Ağaçlara tırmanır tabii! Özellikle de kiraz-vişne ağaçlarına!
   Çünkü o ağaçlar aşırı derecede uzun ve çok yüksek merdivenlerle tırmanılıyor, aşırı zevkli. Sonra şeftali ağaçları var, onlar epey kısa ama onlara da zevkine tırmanıyordum. Her türlü meyvenin ağacına tırmandım denebilir, ta ki bir ağaç kalana kadar: elma ağacı.

   Elma ağacının gövdesi o kadar uzun ve düzdü ki, hiçbir şekilde bacaklarım oraya yetişmiyordu. Kasa koymak işe yaramıyordu, merdivenleri bağ'dan getirmiyorlardı. (İç anadoluda köy evleri bir yerde topludur, bağlar bahçeler de köye biraz uzak başka bir yerde toplu halde olur. Karadenizdeyse tarlalar evlerin yanındadır.) İp atsan olmuyordu, biri tutup kaldırsa olmuyordu. Boyum da zaten uygun değildi. Yaşım da küçüktü, tırmanmamı isteyen de yoktu açıkçası.

  Böylece ondan sonra herrrr gidişimizde, büyümeme hiç aldırmadan hep ama hep tırmanmayı denedim ama başaramadım. Ta ki, bir yaz yine biz oraya gidene kadar.
                                              ***********
  Tanrı, Adem ve Havva'ya "Bahçedeki bütün ağaçlardan yemekte özgürsünüz." dedi. "Ama 'iyilik ve kötülüğün bilgisi' ağacından yiyemezsiniz çünkü yerseniz kesinlikle ölürsünüz.". (Geçen gün humanities dersinde okuduğumuz Genesis'ten. Hum sınavına o kadar çok çalıştım ki, dersteki şeyleri sınav dışında da kullanmazsam çatlardım.)

                                               ***********
  "Sana elmanın diğer yarısını gönderdi." dedi arkadaşım bundan tam 3 yıl önce.
  "Bana elmanın diğer yarısını mı gönderdi?" dedim. "Ama ben şimdi onu yiyemem ki ya çok tokum."
  "Ama yemezsen sararır."
  "Neyse peçeteye koyayım da evde yerim."
                                           
                                               ************
  15 Kasım günü, tam bugün, ama bi saniye gece yarısı olmuş oooooo, O ZAMAN tam dün; akşam yemeğinden sonra Aziz'le yurda girdik. O 1. katta kalıyor ben 5. katta. Ben 5e çıkmaya üşendim, o da zaten üstünü değişip Taksim'e gidecekti ve biraz da sohbet etmek istedi, böylece ben de katındaki holde bir yere oturdum.
  Aziz'i beklerken birden sol tarafta bir kapı açıldı.
  Yurtlarda kapılar açılır, kapılar kapanır. Takmadım.
  Ses birden geldiği için, kaynağına göz ucuyla baktım. İçeriden bir erkek çıktı. Karışık yurtlardaki erkek katlarındaki odalardaki kapılar açıldığınla içlerinden erkek çıkar. Takmadım.
  Önüme döndüm.
  Ayak sesleri holde devam etti. Azaldı ve kayboldu. Sonra tekrar yükseldi ve aynı noktaya geri döndü.
  "Elma ister misin?"
  Sese döndüm. 5 adım çaprazımda ayakta duran kumral erkeğe "Efendim?" dedim.
  "Elma ister misin?" dedi tekrar gülümseyerek.
  "Aa, yok teşekkür ederim." dedim. Kumral, aramızdaki 5 adım mesafeyi 2 adımda kapattı ve elindeki bıçağı elmaya doğru götürdü ve bana tekrar baktı.
  "E o zaman biraz alayım." dedim gülümseyerek.
  Bir parça elma bıçağın ucundan elime düştü. "Teşekkür ederim."
  Tellerim yüzümden sert şeyleri -elma dahil- ısıramadığımı söyleyemedim ve elmayı katır kutur ısırmaya başladım. İlk ısırık O KADAR DA ACI vermedi.
  Elmanın tadı da çok güzeldi ha. Tekrar ısırdım. "Ne güzelmiş ya." dedim. Daha rahat edebilmek için boynumdaki kaşkolü çıkartıp kenara koydum, ayağa kalkıp Kumralın hala açık olan -o o esnada odasına dönmüştü- kapısının önünden geçerek hemen karşısındaki aynaya bakıp montumun fermuarını açtım ve arkamı döndüm.
  Kumral kapıdan elinde bir top solo peçete ile çıktı. "Peçete de ister misin? Elin şey olur."
  Şaşkınlıkla karışık bir gülümsemeyle baktım. "Olur...Elma çok güzelmiş :). Teşekkürler!"
  Gülümseyerek "Bir şey değil." dedi ve ben yerime geçtim, o odasına geçti, kapı kapandı.
                                                     **********

   Bir yaz yine Amasya'dayız. Bu sefer epey büyüğüm. Hatta kazık kadarım. 14 yaşında olmam lazım. Liseye geçtim. Evet. Yine bahçedeki ağaca baktım. Yine tırmanmak istedim. Yine denedim. Yine olmadı.
  Ertesi gün tekrar denedim. Sonra "amaaaaaan." deyip bıraktım.
  O günün akşamı tekrar ağacın önüne geldim. "Tırmanacağım." dedim.
  Bir ipi alıp ağaca fırlattım, ucunu geri aldım (ucunu almam epey sürdü.) ve boşluklar bırakarak ipin iki ucunu düğümlemeye başladım. Sonra oluşan ip merdiveni başka bir iple gövdeye bağladım. Kasayı ağacın dibine koydum. Ayağımı attım. "Hadi bu sefer olsun." İp gövdeye yapışık olduğu için hemen çıkılmadı. Düştüm. Sonra ayağımı tekrar attım. Düşerrrr gibi oldum, sallandım ama bir adım daha atmayı başardım. "Bir tane daha atarsam çıkıyorum..!!!!!!" dedim ama o son adımı atamadım. Onun yerine direk kendimi ittirip bacağımı çıkardım veeeeeee AĞAÇTAYDIM!
                                               **********************
 Yılan geldi. "Neden bu ağaçtan yemiyorsun Havva? Meyvesi sulu ve parlak."
 "Tanrı o ağaçtan yemememiz gerektiğini söyledi."
 "Tanrı tam olarak ne söyledi? Hiçbir ağaçtan yememelisiniz mi dedi?"
 "Hayır, her ağaçtan yiyebilirsiniz dedi."
 "E o zaman nasıl o ağaçtan yememeniz gerektiğini söyledi?"
 "Şey...her ağaçtan yiyin ama ondan yemeyin dedi..."
 "Tanrı gerçekten öyle mi dedi?"
 Yılan Havva'ya meyveden uzattı. Ve Havva da ısırdı. Sonra tadını çok beğenip Adem'e verdi, Adem de meyveden yedi.
                                                **************
    Çantamı boşaltırken peçeteye sarılmış yarım bir elma gördüm.
   "Aaa bu burda mı kalmış." dedim. "Ay kaç gün oldu...Tüh çürümüş yenmez ki bu daha.."
   Elmayı alıp mutfağa gittim. Tam çöpe atacakken durdum. Üstünde çekirdekleri vardı. Çekirdekleri çıkartıp avucuma koydum.
  "ANNEEE!"
  "EFEENDİMMM!!" annem mutfağa geldi.
  "Bu çekirdekleri eksem elma olur mu?"
  "Bilmem, öne kurutmak lazım ama yaş da olur, balkondaki saksıya ek bakiyim."
  "Tamam."
                                                   *********

   Ağacın gövdesinden sonra dallarının çıkmaya başladığı o alanın tam içine oturdum ve eve baktım. "Haha çıktım." dedim. Durdum.
  "Çıktımmmmmmmmmmm!" diye çığlık attım.
  "Kızzzlarrrrr bakın ağaca çıktımm!!!" Sonra kuzenlerim geldi, onlar da çıktı, oturduk. 5 dakika sonra zaferimin büyüsü yavaşça silinmeye başladı. Çünkü ağacın üstünde boş boş oturuyordum. 5 dakika daha bekledim.
  "Tamam." dedim. "Artık inecem."
  Ve işte bu da Amasya'daki en önemli ağaca tırmanışımın hikayesiydi. Sonra ordan yol geçti ve o ağacı kestiler. Artık orda ağaç da yok, kuyu da. Çok uzun bir duvar var. Duvarın ötesinde yol var. Duvar çok çirkin. Ona tırmanasım yok.

                                          ********************
    Adımı daldaki kemancı yapmaya karar verdiğimde sadece ünlü "damdaki kemancı" müzikaline referans yapıyordum. Damdaki Kemancı çok bilinen bir isimdi, eğer adımı o yaparsam gerçek müzikalle çok karıştırılacaktı ve bulunması zor olacaktı. Ayrıca çok da klişeydi. Damdaki kemancı. Kemanı olan herkes kendine bu sıfatı verebilirdi.
   Böylece bir harf değişip damdakini daldaki yapmaya karar verdim. Daldaki hehehe. Komik bir isimdi aslında. Güzeldi. Orjinaldi. Ve bana da çok uyuyordu. Ama bunu hiç farketmemiştim. Şu ana kadar.

  Yıllarca bir elma ağacına çıkmaya çalıştım. Çıktım. Sonra kendim bir elma ağacı ektim, büyüdü. Ama geçrek bir ağaç olamadı, yeşil bir bitki olarak kaldı.
  Ağaca çıkınca hemen inmek istemedim. Manzaraya baktım, gördüğümü beğendim. Kendi elma bitkimi her gün suladım. Büyüdü. Büyüyüşünü izlemeyi sevdim.
  Ağaca çıkmaya ve bir ağaç yetiştirmeye o kadar emek vermiştim ki, hemen bitirmek istemedim. Aynı bu bloga emek verdiğim gibi. Her şeyin başı bir elma ağacına gidiyormuş be, ne ilginç. Dünyada olmamız bile dolaylı yoldan bir elma ağacından kaynaklı olabilir. (Olması gerekiyordu belki de, belki o elma yenilmeliydi.) Benim burada olmam da başka bir elma ağacından. O elma ağacının adının şu an burada geçmesi de başka bir elma ağacından kaynaklı.

  4 yıl boyunca buraya karman çorman, ondan bundan yazarken aslında vermek istediğim bir mesaj vardı, yok değil. Tek yaptığım sadece başıma gelen trajikomik hikayeleri anlatmak, sizi güldürmek değildi. Birlikte bir arayışın içindeydik; sevgi arayışı.

  Ben bir elma ağacı tohumu ekip sonra onu sevmek istedim. Bir insan bulup onu sevmek istedim. Tüm bu 4 yıl boyunca sevgiyi aradım. Sayısız insan kestim, burada sayısız komik olayları geçti. Uçaktaki hostu bile kestim. Hala kesiyorum ama onu.

  Liseden üniversiteye geçtim artık. Ben büyüdüm, blog da büyüdü, elma ağaçları da büyümüştür. Birlikte büyüdük. Ağaçların kışın çektiği soğuklar, yazın çektiği sıcaklar gibi ben de dünyadan bana düşen zorlukları çektim. Yağan bir yağmur, yaprakları hışırdatan güzel bir rüzgar gibi ben de güzel şeyler aldım.
  Ve asla da yalnız olmadım. Benim ağaca tırmanabilmem için bana hep yardım eden, arkadan hep ittiren sizler de oldunuz. Ve sonunda ağaca çıktım.

  Ağacın üstünden olanları izledim. Başta eğlenceliydi ama sonra birden bir şeyler sarpa sardı. İnmek istedim. Sonsuza kadar bir ağaçta duracak değildim ya!
  Fakat çıkmak o kadar zaman almıştı ki, inmek sadece 1 saniye sürecekti ve belki de bir daha çıkamayacaktım o ağaca. Çıksam bile aynı şey değildi ikisi. Korktum. Kıyamadım. Zaten arayış da bitmemişti. Sevgiyi bulmuş muyduk?

  Ama işte tam bugün (PARDON DÜN) farkettim ki, ısssssrarla bir kişiyi aramak ısssssrarla onu aramak zorunda değilim. Ya da o kişi bana gelene kadar ağaçta beklemek zorunda değilim. Ağaçtan inmeli ve dünyada yaşamaya devam etmek zorundayım. Çünkü hiç tanımadığım biri bir gün gelip, öylesine, sebepsiz bana bir elma verebilir. Aramızda trajikomedik bir olay geçmek zorunda değil. Ona rezil olmak zorunda değilim. Öylesine bir elma verebilir, alır yerim, gülümser mutlu olurum ve sonra devam ederim. Böyle olabilir.

  Ağaç elmayı vermedikten sonra ben ne yaparsam yapayım o elmayı alamam. Olayları akışına ve doğasına bırakmam gerek. Kendi hayatımdaki her şeyi de ben seçemem. Ne zaman aşık olacağımı seçemem, hangi anaya babaya doğacağımı seçemediğim gibi.

  Bu yüzden beklemek zorunda değilim. Olacağına varabilir her şey.
  Ağaca çıkarım, ağaçtan inerim. Bir ağaç ekerim ama o ağaç büyümeyebilir.
  Ben bir ağaca çıktım, güzel zaman geçirdim ve şimdi inmek istiyorum.
  Ve anladım ki mutlu olmak için dünyadaki tek belli bir kişinin sevgisini beklemek zorunda değilim. Her şey her şeyi sevebilir. Hiç tanımadığım biri, beni hiç tanımayan biri bana o an gülümseyip elma verebilir. Çünkü bizle böyleyiz. İçimizde sevgi doluyuz. Her şeye karşı. Her zaman.

  Ya da o sevgi başka bir insandan gelmek zorunda da olmayabilir. Beni ben de sevebilirim. Beni hepimizi aşan daha büyük bir şey de, elma ağaçlarının yaratıcısı da sevebilir.

  İşte bu yüzden ancak seversen sevilirsin lafı önem kazanıyor. Ve ben de biliyorum ki ancak elma ağacından inip kabak ve çileğe de gidersem, incir ve muzu da sularsam, domates ve salatalığa da bakarsam sevilirim. Ve yine de elma sadece bir meyve.


  Hayatın kendisi aynı mevsimler gibi. Kışın arkasından hep ilkbahar gelir, bunu değişemeyiz. Zor zamanlar geçecek ve güzel, güneşli günler göreceğiz. Bu yüzden artık üzülmüyorum, bu ana kadar yaşadığım hiçbir şeyden de pişmanlık duyup utanmamam gerektiğini şimdi anlıyorum. Olmalarını engelleyemezdim, olmasalardı da olmazdı. İbret almama gerek yok. Onlar benim tecrübelerim, benden birer parçalar. Elma yenilmeliydi belki de, olan şeylerin olması gerekiyordu belki de.


  Bu yüzden


  Bir gün bu blogu okurken
  "ulan hiç mi utanmadın?" de-me-yeceğim.
  ibret patlamaları yaşamayacağım.
  ve en önemlisi,
       hep
  aynı
 kolpaya
  düşmeyeceğim.


  -en başından beri kalan herkese,
  teşekkürler.


  -son.




































  ŞİMDİ NE OLACAK? KİTAPLAR BİTTİĞİNDE SONRA NOLUYOR???
Bunu ben hep merak ediyorum ulan. Ama bir allahın kulu da kalkıp cevaplamıyor. Ahan ben cevaplıyorum.
Şimdi olacak olan şu: yeni bir blog açacağım.
Tamamen anonim olacak.
Kimseye bir blogum olduğundan bahsetmeyeceğim.
Veeee yazmaya devam edeceğim.
"Ama ben yine de okumak istiyorum :(" derseniz
Umarım bir şekilde, bir gün tesadüfen bulursunuz.
beni düşünün, yeni bir blog açsam adı ne olur bunu düşünün
anlamışsanız bulursunuz
öptüm.

10 Kasım 2013 Pazar

çok zor bir şeyin eşiğinde

  Ailem dışında herkes üniversitenin çok harika bir 4 yıl olacağı garantisini verdi. Annemle babam sürekli "Sen bir git o zolukları çek göreceğiz seni..." şeklinde tripler atarken ben de "yağ heğ yağ heğ" şeklinde geri tripler atıyordum.
  Ama sorun şu ki ben şu an üniversitenin eğlenceli kısmını göremiyorum. Ya da daha o part'a gelmedik mi anlamadım ama benim tek gördüğüm derslerin ağırlığı, ödevlerin zorluğu, sınavların girmesi falan. Bölüm mü çok ağır, boğaziçi genel olarak mı ağır yoksa ÜNİVERSİTE Mİ AĞIR?

 Çamaşırdan bulaşığa, yemekten ütüye, temizlikten düzene ve tüm bunlarla birlikte bütttttüüün o dersleri, okunması gereken metinleri ayrıca araya giren sosyal faaliyet ve insani ilişkilerin HEPSİNİ HEPPPPPPPPPSİNİ düşünmek zorunda olan kişinin "ben" olmasını istemiyorum. Zaten zerre kadar bile olsa her şeyi düşünüp düşünüp müthiş boyutlara getirebilme gibi bir super-powerım var, bir de artık düşünmem gereken o kadar çok şey var ki, bunu çok başarılı bir şekilde kaldırabilecek ruhsal yazılımlara sahip değilmişim onu anladım.

  Ciddi anlamda boğaziçini bırakıp Ktü'ye yatay geçiş yapmayı düşündüm lan. Bunu okuyanlar "Yuh allahın gerizekalısı öyle şey mi olur, götünü yırttın oraya girene kadar!" şeklinde düşünebilirler. Ama tek başınıza hayat çok zor. Üniversite zor gençler, hazırlıklı olun.

  Ayrıca artık bu blogla ilgili bir şeyi sevmediğimi farkettim. Çok fazla bilgi içermesi. İnsanların burayı okuyup benimle ilgili artık olabilecek her şeyi bildiklerine kanaat getirmelerine artık katlanamıyorum. Bu bir ünlünün tüm filmlerini izleyip onu artık çok iyi tanıdığını düşünmek gibi bir şey, yanlış. Biri beni basitçe beni tanıyarak öğrensin istiyorum. Bu konuda tek tavır aldığım yer blogum değil aynı zamanda bulunduğum bütün sosyal ortamlar. Ortada kendimizle ilgili çok fazla bilgi var.


  Bu yüzden, üzülerek, sanırım artık.....bilemiyorum blogu bitirme kararı gibi bişey mi alıyorum acaba. Ben de bilemedim. O kadar yıl, o kadar emek, hepsi boşa mı gitsin. Öyle bir şey de olmasın ya.

  Sanırım düşüncelerimi toparlayana kadar blogu erişime kapatacağım. Silip kaldırmak da içime sinmez, üzülürüm. Umarım ne demek istediğimi iyice anlatabilmişimdir. Beni anlayacağınızı umaraktan, bu yazıyı böyle kısaca bitiriyorum.

  En başından beri bu zamana kadar kalan herkese, teşekkürler.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Müzik seçmeleri

  Artık en sevdiğim gün Perşembe. Çünkü o günler sadece 1 dersim oluyor, tüm gün boş geçiyor ve de bana ex-en sevdiğim gün Cuma'nın gelişini buna bağlı olarak da haftasonunun gelişini hatırlatıyor. Yani hafta bitimini kutlamaya perşembeden başlıyorum.

  Ayrıca cuma günü "BÜMK (Boğaziçiüniversitesimüzikklübü) koro seçmeleri sonuçları" var ki bana bunu da hatırlatıyor perşembe. Müzik seçmeleri mi dedim? Evet şimdi onu anlatacağım.


  "Boğaziçi Caz Korosu"nun ününü hepimiz biliyoruz. Yurtdışlarında turneler, yurtiçinde turneler, ödül üstüne ödüller vs. vs. ÇOK ÜNLÜ YANİ. AŞIRI GÜZEL Bİ KORO. Ve işte bu koro tabii ki her yıl üyelerinden mezun verdiği için yeni üye almak amacıyla seçmeler yapıyor. Ama tabii ki tek koro bu değil. Klasik koro ve de Rock korosu da var.

  Bunların seçmeleri de 1 ekim Pazartesi günü saat 18:00da başladı. Ben de saat tam 18:00da ordaydım. Ama gelin görün ki insanlar 5te gelmeye başlamış. Yani ben 6da caz korosu başvuru listesine kayıt olduğumda 21. sıraya alındım O DERECE BİR YOĞUNLUK. Rock korosu için de caza girip çıktıktan sonra başvuru yapmamı istediler.

  Önce dışarıda takılayım dedim ama o kadar çok sigara içiyorlardı ve hava o kadar serindi ki "Ay benim sesime zararlı buuğğğ!" diyerek içeri girdim. Ama içerisi de aşşşırı sıcak ve boğucuydu bu yüzden dışarı çıktım. Böyle 20 dakika boyunca bir içeri bir dışarı bi dışarı bi içeriderken birden bir arkadaşımı gördüm ve hemen yanına koştum. Bana sırasının 9 olduğunu ama her mülakatın 15 dakikaya kadar sürebildiğini bu yüzden ona daha neredeyse 1 saat olduğunu söyledi.

   40-50 dakika sonra sıra, arkadaşım Ayşe'ye geldi. 15 dakika sonra falan mülakattan çıktı ve gözleri hafiften kızarmıştı.
  "Nasıl geçti?" dedim.
  "Ya........iyi de geçse kötü de geçse bana kötü gibi geliyor....yani kötü.." dedi.
  "Hadi ya....tüh...." dedim. "Ne yaptırdı ki?"
  "Önce 1 notaya basıyor sesinle taklit etmeni istiyor sonra aynı anda sırayla 2,3,4 notaya birden basıyor onları ayrı ayrı tekrar etmeni istiyor..."
  "Oha!"
  "Evet. Sonra ses aralığına bakıyor, ritm tutturuyor vs."
  "Of ne zormuş ya nası yapcaaammm.."
  "Amaaan o kadar da zor değl aslında yaparsın sen. Neyse ben artık gidiyorum görüşürüz tamam mı senin de bitince gelirsin.."

  Ayşe giderken saat 7yi geçiyordu. Bir koltuğa oturdum ve artık sıkıntıdan patlamama ramak kalmışken saate bakmamla saatin 8buçuk olduğunu görüp "Offffffffff" oldum.
  Mülakata insanların biri giriyordu biri çıkıyordu. Bir giren yarım saate çıkamıyordu ama. Liste hala 15lerden gidiyordu bu yüzden de.
  Saat 9a gelirken artık kalkmaya karar verdim ve gidip bilgi masasının önünde durdum. Uzun boylu, kazıtılmış gibi kısacık saçları olan güleryüzlü bir genç bana "Buyrun?" dedi.
  "Pardon caz sırası kaçtan gidiyor?"
  "17..."
  "Hığm...peki rock korosu?"
  "O hızlı ilerliyor direkt yolluyoruz."
  "Öyle mi? Ya bana dediler ki cazdan sonra rocka başvur ama caz sırama daha çok var neredeyse 2buçuk saattir bekliyorum bari ona gireyim hazır sıra bana gelmemişken?"
  "Niye öyle yaptılar ki? Al bu formu doldur, biraz bekle gidersin."
  "Tamam!"

  Formu doldurdum verdim ve 15-20 dakika sonra saat 9 olduğunda adımı anons ettiler.
  "Rock sıran geldi taşodaya git."
  "Taşoda nerde ki?"
  "Burdan biraz uzakta okları takip edersen bulursun."

  Ben de yere yapıştırılmış A4 kağıdı okları takip etmeye başladım ve bir şeyi anlamanızı istiyorum. Bakın, tam 3 saattir mülakata giren çıkan insanları görerek, gerginlik içinde bir koltukta bekledim. 3 saat bi insan kendini nereye kadar eğlendirebilir o ortamda? Geçmek bilmeyen bir süreç. Zaten gergin ve streslisiniz çünkü muhtemelen Türkiye'deki en organize müzik grubuna; Nil Karaibrahimgil, Teoman, Atiye, Şebnem Ferah gibi ünlüler vermiş müzik grubunun mülakatına katılacaksınız ve bu uğurda 3 saat beklemişsiniz. İşte bana rock sırası gelince tüm bu duygu patlamalarıyla hem sevindim hem de heyecanlandım. Öyle ki, okları koşarak takip etmeye başladım.

  Bir noktadan sonra yol geniş bir düzlüğe açıldı. Solda merdiven, sağda ve çaprazda aşağı inen yollar vardı. Ve tahmin edin ne oldu: oklar bitmişti. Ve etraftaki binaların müziğe ait olmadığını bildiğimden daha taşodadan uzakta olduğumu hemen anladım.

  Böylece şansımı deneyip merdivenden çıktım ve tüm meydanı geçtim. Sonra yol üstünde birine sorup bir yokuştan aşağı inmem gerektiğini öğrendim. "Off sıram başkasına geçecek..." korkusuyla yokuşu koşarak indim, bir yola çıktım ve sonra sağda bekleyen insanlar gördüm. 4 kişi falan vardı. "Rock seçmeleri için mi?" dedim "Evet." dediler, oturup beklemeye başladım.

  Daha önümde 4 kişi varmış. 15 dakika boyunca oturdum ve sonra başkaları da gelmeye başladı. Sonradan gelen kızlardan biri "Cazdan geliyorum, sıra 20deydi ben çıkarken...." demez mi. Kaynar sular döküldü başımdan aşağı ÇÜNKÜ BENİM SIRAM 21!!!!!!!!

  "NEEEEE!!" diye çığlık atıp hemen gerisingeri yokuşu tırmandım, meydanı geçtim, merdivenlerden indim ve bilgi masasına vardım. Nefes nefeseydim. Güleyüzlü çocuk yine gülümseyerek baktı.

    "Pardon.......öhhhöö öhhhö....haaa....huuuu.....beni....haaa....huuu....rocka gönderdiniz....ammaa öhöhöhöhöhö ama caz sıram....huuuu....gelmiş de.....haaaaa.....ben...."
   "20 içeride şu an sen 21 miydin?"
   "Evet öhhöö..."
   "Tamam sakin ol birazdan sen girersin otur bir soluklan :) "
   "Haaaa....huuuuu....peki...."

   Oturdum ve telefonuma baktım: 9buçuk. Dile kolay 3buçuk saat. Kafamı telefondan kaldırmamla önümde dikilen bir kız gördüm. "Benim sıram 19du ben mülakata girmedim şimdi girebilir miyim?" dedi kız.
   Güleryüzlü çocuk bana dönerek "Ya kusura bakma önüne almak zorundayım şimdi onu.." dedi ve işte o an ben artık patladım.

   "Ne?" dedim önce sadece. "Ama yeter yaaa." diye de bir çığlık attım ardından. Çocuk "üzgünüm" gülümsemesi attı sonra yüzü yavaştan şaşkın bir ifadeye büründü çünkü ben ağlamaya başlamıştım.

   "ÜÇ BUÇUK SAATTİR BEKLİYORUM YA YETER AMA AĞLAYACAM ŞİMDİ OF ÜHÜHÜÜHÜ SİNİRLERİM BOZULDU YA AAA YETER AMA ROCKA GİTTİM ORDA BİSÜRÜ İNSAN DÖNDÜM GELDİM BEKLE BEKLE NEREYE KADAR YA..."

   "Ağlıyor musun sen ya?" dedi çocuk. Yüzündeki şaşkınlık o kadar saf, katkısız bir şaşkınlıktı ki resmen şoka girdi o an.
   Sesim yavaşça inceldi ve hıçkırıklar arasına kelimelerim anlaşılmaz homurtular haline geldi. Gözümden akan yaşları bir gayret elimle silmeye çalışırken hala SESLİ BİR ŞEKİLDE ağlıyordum. Eminim yüzüm de kıpkırmızı olmuştur.

   Tüm bunlar olurken ayakta durmakta olan güleryüzlü çocuk az önce bahsettiğim şaşkınlığıyla hemen karşımda duran sandalyesine oturdu ve "Çok özür dilerim, seni ağlatmak istememiştim." dedi.

   "Yok...ühühüh....senle.....hih....senle alakalı....hıhıh....bi durum değil. Sinirle...hıh..rim boş....aldı. Aşırı...darlandım artık ya of ühüühüh."
  "Ya......gerçekten çok özür dilerim üzüldüm şimdi....ama işte her sene böyle oluyor beklem..."
  "Yok lütfen....size patladım ben.....gerildim zaten stresliydim bi de....çok....çileli bir akşam...3buçuk saattir....." gözyaşlarımı silmiştim hafiften toparlanıyordum ama şimdi de akan sümüklerimi durduramıyordum.
  "Yapabileceğim bir şey var mı senin için?"
  "Yok..." dedim sümüklerimi koluma silerken. "....aslında bana bir peçete bulabilirsen çok iyi olur." sümüklüydüm çünkü. SÜMÜKLÜ.

  "Tamam....Peçete...PEÇETESİ OLAN VAR MI?" Çocuk masadan kalktı ve gözden kayboldu. Hemen ardından yine masada görevli olan bir kız geldi ve beni görünce "Aaa ne oldu sana?" dedi. Ben de başladım anlatmaya yok efendim bekledim, darlandım,rocka koştum, buraya koştum, birden sinirlerim boşaldı sizle alakalı değil diye. "Gerçekten sizle alakası yok.."
  "Aslında bizimle alakalı bir durum." güleryüzlü çocuğum dönmüştü. Önüme 2-3 tane peçete koydu. "Bizim buna bir sistem oturtmamız gerekirdi, her yıl böyle oluyor çünkü insanlar geç saatlere kadar bekliyor. Ama oturtamadık işte... Daha iyi misin şimdi?"
  "İyiyim iyiym sağol."

  20 numara mülakattan çıktı, 21 girdi ve ben de orada oturmaya devam ettim. Ağlamayı bırakmıştım ama bu sefer de "Ağladım sesim kısılacak işte ya offffffff" diye düşünürken gözlerim doluyordu. 15 dakika sonra sıra sonunda bana geldi ve içeri girdim.

  Mülakatı yapan kız HEMEN YÜZÜMDEN halimi anladı ve "Ne oldu sana?" dedi.
  "Ya....ben buraya saat....ühü...hımp hımp....6da ÜHÜHÜHÜHÜHÜHÜH." BİR POSTA DAHA AĞLAMAYA BAŞLADIM. Tutamıyordum çünkü kendimi ne yapayım, sen o kadar bekle bekle sonra tam ağladığın sırada çağrılıver ADALET Mİ?

   "Hadi ya...tüh....istersen yarın gel şimdi sesin kısılmıştır eminim ağlamaktan?"
   "Ama o kadar saat bekedim boşa gitsin istemiyorum yarın da beklemek istemiyorum."
   "E o zaman yapacağız şimdi mecburen."

  Başladı bana nota taklit ettirmeye. Söylüyorum şimdi ama kullandığım ses benim sesimin ancak %60 ı kadar böyle düşünün. Ama yaptıkça yaptıkça rahatladım, kız çok iyiydi, sohbet ettik güldük falan sonra 4 nota birden çalmalı kısma geçti. Piyanoda 4 farklı tuşa aynı anda basıyor hepsini taklit ediyorsun farklı farklı. Resmen sudoku gibiydi ama alnımın akıyla çıkardım o sesleri. Güvenim de yerine gelmeye başladı.

   Ben çıkarken "Bence gayet iyiydi sesin ki eminim normalde daha da iyidir o kadar ağlamışsın, anlayabiliyorum yani farkı." dedi. "Sonuçlar cuma günü mail olarak atılacak tamam mı, görüşürüz!" dedi ve odadan çıktım.

  Güleryüzlü çocuğuma (utanç içinde) yüzüne bakamadan "Yakşamlarrrr" diyip rocka koştum.

  Şansım geri dönmüş olacak ki benim gitmemle içerideki yarışmacı çıktı ve direkt ben girdim. Durumumu ordaki kişiye de (BU SEFER AĞLAMADAN) anlattım, sesimin ağlamaktan hafiften gittiğini söyledim ve yine mülakatı yaptık.


  İşte böyle. Bu sabah güleryüzlü çocuğu poğaçacıda yan masamda otururken gördüm. Gözlerim öne pörtledi. Ama o beni farketmedi Allahtan. Ama çok has uşaktı ha, helal olsun.
 

 

26 Eylül 2013 Perşembe

Üniversite

  Neredeyse 1buçuk haftadır Boğaziçi'nde, yatılı kalıyorum, derslere gidiyorum, okulu tanımaya - okula alışmaya çalışıyorum. Bu yüzden bu yazının konusu da ORADA NELER OLUYOR? olacak.

 Öncelikle İstanbul'un havasındaki belirsizlik beni çileden çıkarıyor ulan. Sabah kalkıyorsun rüzgar kıyamet, kalın kalın giyiniyorsun, 2 saat sonra tak güneş geliyor PİŞŞŞŞŞŞŞİİYORSUN. "Ay şu montu gidip bırakiyim yea" diyorsun, tak yapmur atıyor. "ÖLEK Mİ AMK" modundayım resmen.

 İkinci olarak trafikten bahsetmek istiyorum.
Arkadaşlar, istanbulda iş saatleri dışında trafik diye bişey yok. Yavaş giden otobüsler ve yavaş giden otobüsler var. Kendi arabanızla 15-20 dakikada gidebileceğiniz yerlere 1 saatte gitmek var. Ama tabii şehir kalabalık, şehir büyük, şehir ayrı bir planet şöför ne yapsın.

  Üçüncü maddemiz ev rahatlığını tamamen arkada bırakmak.
 Banyo yapmanın dünyanın en büyük çilesi olduğu bir dünya anlatacağım sizlere. Banyo yaptıktan sonra hele giyinmek, o yoğ bu daha büyük bir çile.
 Normal zamanlarda üst değiştirmek daha küçük çaplı ama çileli bir çile.
 Kıyafetleri temiz tutmaksa king of the çiles yani. Sabahtan giyiniyorum, öğle vakti terden pişiyorsunuz zaten o tişört kokmaya başlıyor zaten bir de sabah 9dan akşam 9a kadar dışardasınız (eğer yurduna erken gelmeyi seven bi insansanız tabi :D ). Neyse bu dışarıda durduğunuz süreçte oraya buraya oturuyorsunuz ki oraya buraya Boğaziçinde nüfusu 394u758394738973498 olan 4 ayaklı canlılar da oturuyor. Eğer kedi seven kediyi kucağına almaktan hoşlanan bir insansanız hele, tebrikler "kedi tüyü" kazandınız! Ben yanlarına yaklaşmadığım halde üstüm başım bok oluyor.

  Her odada 6 kişi var. Bir katta 15e yakın oda var. Bu da 90 kişi eder. 90 kişi için 10 duş 10 tuvalet demek bu. Bu 90 kişinin 50sinde de SİFON ÇEKME ALIŞKANLIĞI YOK. ULAN İNSAFSIZ BARİ Bİ SU DÖK LA.

  Duşta "ay orama bu değdi ay burama bu değdi" diyip 2 saat yıkanıyorum, annem yarın gelecek teyzemde kalmaya gidecez yıkanmak için o günü bekliyorum oley oley.

  KİRLENEN ÇAMAŞIRLAR NE YAPILIR?
 Mucizevi bir şekilde sürekli temiz ve katlı olarak çekmecenize geri döner. Ya da ben öyle sanıyordum. Ama annem onları yıkayıp kurutup ütülüyormuş aslında. Evet. Zor yoldan öğrendim. Yurtlar müdürlüğü (na babasının gözünde) ne gidip jeton alıyorsunuz sonra makinaları bulup yıkayıp kurutucuya atıyorsunuz başında bekliyorsunuz deterjanı vs siz koyuyorsunuz.

  Bir insana 50 santim genişliğindeki bir dolap yeter mi? YETMEZ.

  Bu arada bu kazandığım fakültenin bir resmi:


Hah bu da bütün derslerimi işlediğim binanın resmi 


EVET ORDA OKURUM SANDINIZ Dİ Mİ. AMA ORDA SINIF YOK ZUHAHAHAHAHAHAHAHA MOHOHOHOHOHOHOHOOH.




Bunların dışında daha bi tane yakışıklı erkek görmedim. Yakışıklılığa yakınlar ya gay çıktı ya sevgilili. Imm başka......Derslerim aşırı güzel ama hep okumalı ödevler var. Hatta yapsaydım şimdi bi tanesini ama YURDUMUN OLDUĞU KAMPÜSE YÜRÜYEREK GİTMEK ZORUNDAYIM ÇOH ÜŞENİYOM. öptüm bay.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Google.

"18 olunca yapabileceğim süper havalı aşırı manyak şeyler" listemin başında Bloğumdan Para Kazanmak vardı. Aslında o kadar basit bir iş ki bu, 18 olmaya bile gerek yoktu belki de, 15 olup para kazanan insanlar da var ama ben kendi adıma gönderilsin onun zevkini yaşayabileyim diye 18e kadar bekledim.

 Blogdan nasıl para kazanılır?
 Google'ın AdSense adlı bir şeysi var, buna başvuruyorsunuz, başvurunuz kabul edilirse Google size minnak bir reklam kutusu veriyor ve oraya gelen tıklanma sayısından (kim bir reklama tıklar ki? yani gerçekten... kim...?) size ayda 100-200 artık ne kadarsa bir para yollanıyor.

 Ama başvuruyu bir görmeniz lazımdı ha. Sözleşme Şartlarını okuyunca dedim heralde FBI ya kaydoluyorum öyle katı şartları var. Yok siteniz politikalarımıza uygun olmalı, başvurunuzu ilk kabul ettiğimizde siteyi gözetim altına alacağız onu da kabul edersek tekrar gözetime alacağız onu da kabul edersek sonunda ayda 10 lira kazanmaya başlayabilirsiniz!

 Başvurmamın akşamında bir "Onay" mesajı aldım. Önbaşvurum kabul edilmişti! Böylece siteyi inceleme altına aldılar ve şimdi size bu sabah aldığım maili göstermek istiyorum;

  Sayın Kullanıcımız,

Karşılama e-postamızda belirttiğimiz gibi, AdSense kodunu sitelerinize yerleştirmenizin ardından AdSense başvurunuz üzerinde ikinci bir inceleme gerçekleştiriyoruz. Bu incelemenin sonucunda, aşağıda belirtilen ihlaller nedeniyle hesabınızı onaylamadık:

Sorunlar:

- Site, Google politikalarıyla uyumlu değil


---------------------


Daha fazla ayrıntı:

Site, Google politikalarıyla uyumlu değil: Siteniz Google AdSense program politikalarına  uygun olmadığından şu anda AdSense başvurunuzu onaylayamıyoruz. Hedefimiz, reklamverenlerimize, zengin ve anlamlı içerik sağlayan, organik trafik alan ve kullanıcılara iyi hedeflenmiş reklamlar göstermemize olanak tanıyan siteler sunmaktır. Şu anda sitenizin bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyoruz.

İpuçları:
Aşağıda sitenizde kullanıcı deneyimini iyileştirmenize ve AdSense ölçütlerine uymanıza yardımcı olacak bazı öneriler verilmiştir:
- Google reklamları gösteren sitelerin kullanıcılara yüksek bir değer sunması önemlidir. Bir yayıncı olarak, kullanıcılara sitenizi ziyaret etmek için bir neden sunan, benzersiz ve alakalı içerik sağlamalısınız.
- Otomatik olarak oluşturulmuş sayfalara veya çok az orijinal içerik barındıran ya da hiç orijinal içerik barındırmayan sayfalara reklam yerleştirmeyin.
Siteniz ayrıca, anlaşılır bir yapı ve gezinme sistemi aracılığıyla iyi bir kullanıcı deneyimi de sunmalıdır. Kullanıcılar, sayfalarınız arasında tıklama yoluyla kolayca gezinebilmeli ve aradıkları bilgileri bulabilmelidir.

Olumlu bir kullanıcı deneyimini nasıl sunabileceğiniz konusunda daha fazla yardım için lütfen Web Yöneticisi Kalite yönergelerini inceleyin.

Siz gerekli değişiklikleri yaptıktan sonra başvurunuzu yeniden incelemekten mutluluk duyarız.
-------------------------

  Google resmen benim hayatla olan savaşıma "anlamsız" demişti. Böylece ben de kapının önünde duran 18 yaş hediyem olan kırmızı ferrarimi satıp daha anlamlı bir yaşam bulmak üzere yollara düştüm.
  Bana para verecek adam mı kalmadı ohoooooo elimi sallasam elllliğğğsi. Görürsünüz siz!

 Google bir gün kapımda sürüneceksin, doğumgünümde dünyaya gelişimin anlam ve önemini gösteren doodlelar yapacaksın ama teeeeğğğğğğğ, ben seni mahkemeye vereceğim şahsıma olan siber-hakaratten dolayı. HEM DE GÜZEL KELİMELERLE AÇIKLANMIŞ FİYAKALI BİR HAKARET!

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Dünyanın en kısa ama en entrikalı aşk hikayesi

Bu yazıyı telefondan yazıyorum ve telefondan yazmak çok zor. Tişikkirlir.

16 Ağustos sabahı halam beni trabzon havaalanı iç hatlar kısmına bırakıp hastanedeki işine döndü. Çünkü estetik cerrahi kısmında ilgilenmesi gereken hastalar vardı. Ayrıca hemşirelerin şefi olduğu için orada havalı bir insandı. Ama merak etmeyin, aşk hikayesiyle halamın hiçbir ilgisi yok.

Ben mi? Ben 16 Ağustos sabahı halam beni havaalanına bırakıp gidince valizimi yanımda sürükleyip içeri girdim, check-in masasından Anadolujet Ankara aktarmalı Antalya seferime biletimi aldım, güvenlik kontrolleri ve kapılardan geçip uçağıma doğru yürümeye başladım. Evet, tek başımaydım. Evet, Mart ayından beri ilk defa uçağa binecektim, evet bütün ailem gibi benden 1 yaş büyük kuzenimin düğününe arabayla gitmediğim, trabzonda kaldığım ve işte o an o uçakla antalyaya gideceğim için çok mutluydum. Hem de kendi başıma. Belki pilota 'Ben boğaziçine girdim, kokpite gelebilir miyim?' diyebilirdim.

Uçaktan içeri girince sizi güleryüzlü hostesler karşılar, bilirsiniz. İşte beni işteee beni bir host karşıladı. Host. Erkek hostes. Mutlaka yakışıklı ve tatlıdırlar çünkü yaratılışları böyledir. Hostlar yakışıklı hostesler güzel olur.

 İşte bu yüzden bir aşk hikayesi yazıyorum. Çünkü beni uzun boylu, esmer, güzel kahverengi gözleri ve harika bir gülüşü olan genç ve tatlı bir host karşıladı. Şimdi neler olacağını hepiniz biliyorsunuz. AŞIK OLACAĞIMMM HOLİBİLEY!

Onu görür görmez kesmeye başladım tabii ki. Çok tatlıydı ve bana 'Günaydın.' demişti. Bu çok sık gerçekleşen bir şey değil.

Yerime CAM KENARIYDI OH YEAH oturdum ve onun başüstü dolaplarını kapatışını izledim. Bütün insanları yerlerine yerleştirip daha uçuş başlamadığı halde yastık yorgan isteyenlerin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra gözden kayboldu ve ben de cama dönüp önümüzdeki 20 dakika boyunca kalkışı, bulutları ve güzel olan her şeyi izledim. Uçmak dünyanın en güzel deneyimlerinden biri ha. Hele ki ben uçmak ve uçmak hastasıyım. Bulutları izlemek, aslında ne kadar küçük ve önemsiz olduğumuzu görmek ve de resmin büyüğüne bakmak beni çok mutlu ediyor. Bu yüzden her saniyesinden zevk almaya çalışıyorum.

Ama hostum benim oturduğum sıraya gelip yemek verdiğinde dikkatim biraz dağılmadı değil. Aynı şey çöpleri almaya geldiğinde de oldu. Ve o her hareket ettiğinde de. Bişe diyim mi sanırım ben dışarıyı sadece 5 dakka falan izledim. Çünkü uçuş çok kısa sürdü. Bindik indik. YA DA BU AŞKIN İZAFİYETİ MİYDİ?

Ne şeker uşaktı ya, maşallah. Ama her uçağın vardığı bir yer vardır. Hostesleri uçaktan inerken hayatından çıkartırsın. 'Hostes zillileri bunu bırakmaz yerler yerler ohooo' uçaktan inerken düşündüğüm buydu.
'İyi günler.' dedi.
'İyi günler.' dedim. İyi günler bir daha hiç görmeyeceğim uçan host adamım.

AMA İŞTE ÖYLE OLMADI. YOKSA BU BİR AŞK HİKAYESİ OLMAZDI DEĞİL Mİ? Bu onu son görüşüm değildi, ohoo hiç de değildi.

Aktarmalı uçuşlarda aktarıldığınız uçakta da aynı kabin ekibinin olduğunu biliyor muydunuz? Eh, ben bilmiyormuşum. Bu yüzden 1 saat sonra yine uçağa binince yine o tatlı suratı görünce gülümsemeden edemedim. Hatta koltuğumun iki iri yarı erkeğin arasında olmasına bile şikayet etmedim.

Tam oturduğum yerin orda herkesin aynı anda hem bagaj yerleştirmek hem de oturmak istemesinden kaynaklı öyle bir sıkışma oldu ki Host'um tam önümde sıkışıp kaldı. 'Haydi yıldız ya şimdi ya da hiç göreyim seni kızım!.' dedim ve en tatlı sesimle 'Bakar mısınız?' diye seslendim.

Tatlı surat bana döndü.
Göz ucuyla yakasına baktım, bir isim yazmıyordu. KAHRETSİN!
'Şeyyy, acaba bir ıslak mendil alabilir miyim?'

Ve bana ne dedi biliyor musunuz?? SÖYYYYYLİYİM  Mİİİ NE DEDİİİİ?
'Hemen getiriyorum. :)' dedi. Yani başka ne diyecekti? 'Gıdıktan bir kere öpersen getiririm yavrummmm!' mu diyecekti. Hehe. Heheheheehehehehehheeh gıdık.

5 dakika sonra 1 ıslak mendil ile geldi. Gülümseyerek mendili alıp düşünmeye başladım.
Neden 1 tane ıslak mendil getirmişti? Bu dediklerime harfiyen uyduğunu yani beni önemsediğini mi gösteriyordu? Ama eğer 2 tane getireeydi bana kıyak geçtiğini düşünürdüm. Çünkü ancak sevdiğiniz insanlara istediklerinden fazlasını vermeye çalışırsınız. Demek ki ben onun 'Sevdiğim insanlar' listesinde değildim. HENÜZ.

İyi uslu bir kız olmuş olacağım ki solumdaki yani koridor tarafındaki adam uçuş başlamadan kalkıp arkadaki boş yere oturmaya karar verdi. 2 dakika bekleyip arkamı döndüm ve "Pardon yerinize geri dönecek misiniz?" Diye sordum. "Hayır:)" dedi. Ben de hızlıca bir yana kayıp kafamı koridora uzatarak 5metre önümde emniyet kemerinin nasıl takılacağını gösteren hostumu izledim. Birden bakışları benimkileri yakaladı ve ben de o can havliyle hemen başka tarafa dönüp 'Evrenin sırlarını keşfediyorum rahatsız etmeyin ltfn' modunda yüzümü kapadım ve o gelip bana "sandviç ya da kek' diyene kadar da cama baktım.

Böylece bir kez de yine çöpleri almaya geldi. Ben de bir atak daha yapma kararı alıp çöpler bitene kadar bekledim ve çöp arabasını uçtan başa doğru çekmeye başladıklarında yerimden usulca kalkıp baştaki tuvalete girdim. Orada 2 dakika oyalanıp çıktım ve bingo! Hostum hemen önümde çöp arabasını itiyordu. Beni gördü. Görev tamamlandı hoh hoh hoh. Atak başarılı.

İnişe geçiş ikazı verildi ve bir 15 dakika sonra işte kapıdan çıkıyordum. 'İyi günler.'
'Ulan Yıldız yinr hayatından sonsuza kadar çıkacak biri için sayısız manevralar yaptın ha.' dedim, gülümseyip onu ve uçağı terkettim. Antalya'da 12 günlük çok güzel bir tatil geçirdim ve bir daha hostumu düşünmedim.

Ta ki bu sabaha kadar.
Bu sabah saat 7'de Sun Express antalya-istanbul uçağının kapısınınrdn girip de kafamı kaldırdığımda ANAAAA bir de ne göreyim! Hostum! Benim hostum! Müthiş gülümsemesini yaptı ve "Günaydın." dedi. Tam 5 saniye boyunca gülümseyerek gözlerinin tam içine baktım. Beni hatırladı mı yüzünde tanıdığına dair bir işaret var mı diye tam 5 saniye baktım. Ama tek yaptığı gülümsemek ve gülümsemek oldu- herkese.

Uçak kalkana kadar gözümü üstünden ayırmadım. Sonra uyuyakalmışım bi ara onu yemek arabasını çekerken gördüm. Sonra yine uyumuşum. Bir daha inerken gördüm. "İyi günler, güle güle." dedi.

Sun express ve anadolujetin THY markası olduğunu biliyorum. Bu yüzden bu uçuşta da vardı. Ama o kadar kabin memuru arasından benim bineceğim uçağa o saatte binen oydu. Bunun güzel bir tesadüf olduğundan daha fazlasını düşünmek için birçok sebem var. Kader değil mi sizce?

Trabzon dönüşüm Pegasus'tan alındı bu yüzden o olmayacsk. Ama yine de olabilir çünkü ben onu zaten hiç göremeyeceğim gerçeğini kabullenmiştim ve fazladan 2 kere gördüm. Şimdi onu göreceğim diyorum, çünkü "iyi günler" dedi.

Ve ben iyi bir gün yaşadım.

İşte bu da dünyanın anlatması ilginç bir şekilde en uzun süren ama en kısa ve en entrikalı aşk hikayesiydi.

Hostumu gören veya feysini bulan ADINI BİLMİYOZ lütfen bana ulaşsın.

Telefondaki bir sorundan dolayı yazıyı aşağı kaydıramıyorum. Bu yüzden kelime hatalarını düzeltemiyorum. ÜZGÜNÜM

25 Ağustos 2013 Pazar

7 detay

 Dogumgunume  kadar post atacagimi soylemistim ama daha dogumgunumu bile yazmadim, bana guven olmuyor ozur dilerim.

Ama bunun sebebi daha vakit bulamamis olmam ve olayin da cok uzun ve entrikali olmasi. Yine de su an cok sinirli bir vaktim var ve bunu degerlendirip kuzenin tabletini asirdim. Bu yuzden turkce karakterler yok, bilgisayar disinda ilk defa bir yerden yaziyorum.

Kisa ve zevkli bir sey olsun dedim, bir keresinde hakkimda 7 ilginc gercek vermistim size, iste yine aynisini yapacagiz.

1) Sac kurutma makinasi ile oynamayi cok severim, sacimi 1-2 saatte kuruttugum olur.
Bu sanirim sac kurutma makinasinin sesinin ve sicakliginin beni mayistirip rahatlatmasi yuzunden. Ayni etkiyi yanan ates sesi, supurge sesi, camasir makinasi sesi, araba sesi ve sacima dokunulmasi da yapiyor. Yani sonuc olarak sacimi kurutmuyorum, makinayi yuzume ayagima vs tutup uyukluyorum. :D

2) Sutlu kahve, sutlac veya kahvaltilik gevrek olmadigi surece, bir hayat prensibi olarak sicak sut icmem-icemem.
Cogu tatliyi firindan ya da ocaktan ciktigi anda sicak yemeyi severim - kurabiye pasta veya sutlac gibi. Ama normal ev yemeklerini soguk yesem de olur. Fakat sutu sicak icmekten nefret ederim. Bana bir bardak sicak sut verseniz hayatta icmem ama o sutu kaseye bosaltir ustune de gevrek eklerseniz gikimi cikarmadan afiyetle yerim.

3) Bir bocek gordugumde aninda icerden bardak getirip ustunu kapatir, havasizliktan olene kadar beklerim. Konu sinek oldugundaysa elime bir kitap alip isigi acar yatagimda oturup sinegin bana gelmesin sabirla bekler geldigindeyse onu
 oldurup kitabi da cesedinin ustune koyup kitabi nasil dezenfekte edecegim konusunu sabaha birakarak huzur icinde uyurum.
Bir bocek gordugumde tek dusundugum kulagimin icine girip beynimde yumurtlama kapasitesinin oldugu. Bu yuxden gorebildigim yerlerde dursunlar istiyorum ama dokunamayacak kadar huyluyum cunku dusuncesi bile beni kasindiriyor. Bu yuzden bardak kapatip saat basikontrol ediyorum. Oldugunde de peceteyle alip atiyorum. Canice, evet.


4) Sulu bir yemekle servis edilmediginde beyaz pirinc pilavini yiyemem.
Cunku sade pirinc pilavi fobim var. Ayni cok kisiyle kucuk bir mekanda kalma fobim gibi.

5) Dalin bebe sapuani ile kirpiklerimi sampuanlarim.
Buna aciklama yapmayacagim bir sir perdesi olarak kalsin.

6) El-yuz havlusu kullanmaya tiksinirim, bu yuzden odamda annemin haberdar olmadigi bir tuvalet kagidi zulam var.
Temizlik hastaligimdan dolayi bir gude bir top tuvalet kagidi bitirebiliyorum.

7)Kapilar kapali sekilde uyuyamam, kapi mutlaka acik olacak.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

17 yıl 362 gün

 Merhabalar!
 1 ay olmuş resmen oha gurbete gitmiş gelmiş gibi hissediyorum, özlemişim gız.

  İşte bir kez daha doğumgünüme geldik çattık. Her yıl, HER ALLAHIN YILI "Bu yıl doğumgünümü çok büyütmeyeceğim, hakkında çok konuşmayacağım, kocaman kız oldum ayıp, hem sürpriz olsun biraz da canım cık cık..." deyip 9 ay önceden "Doğumgünüme an itibariyle 8 ay 27 gün 12 saat kaldı..." şeklinde bir sayıma girdiğim için, yine dayanamadım, 3 gün önceden yazayım dedim.

  Yeni tanıştığım insanlara önce doğum tarihimi, sonra adımı söylüyorum ben. Ya da "Doğumgünümde bana bunu alsanıza arkadaşlarım HİHİHİHİHİHİİHİHİHİHİHİHİHİHİHİHİ doğumgünüm de ağustosun 24ü tatlım" şeklinde yılışık şakalardan yapıyorum. Sonra Ağustos'a girdiğimizde 3 günde bir anneme telefondaki anımsatıcılar gibi "Ay ne çabuk ağustos olmuş doğumgünüm de yaklaşmış mı ne...." deyip kaçıyorum.

  Ama tabii ki her şeyde olduğu gibi doğumgünümde de kolpaların kolpasıyım.
  Anam nasıl denk getirmiş bilmiyorum ama Ağustos doğumlu bir koca almış, 5 yıl arayla olmasına rağmen 2 çocuğunu da ağustosta doğurmuş. En yakın aile arkadaşları akrabalar vs bir yığın ağustos var piyasada ulan başka ay mı kalmadı insafsızlar.
  Hal böyle olunca ağustos pastalarla böreklerle geçiyor anlayacağınız. Ama bir yerden sonra insan yorulur her allahın günü pasta alıp börek açmaya. Bu yüzden her mantıklı annenin yapacağı gibi birkaç doğumgününü bir anda kutlayıp aradan çıkarmak ister.

  İşte, sevgili dostlar, ben ailedeki en geç ağustoslu olarak (24 ağustos :( ) hep o yorulma anlarına, aradan çıkarılma anlarına denk geliyorum. Çünkü ben kolpayım yani ne beklediniz bunca yıldan bunca blog yazısından sonra. :D

  Ama şimdi hakkını yememek lazım, bir sürü kendime ait doğumgünü kutlamam oldu. Ama şimdi hakkını yemek de lazım, o doğumgünüler hep 1 ay öncesinden tarafımca planlanmış doğumgünüler oldu. Yazın ortasında doğmuş olmamın verdiği şanssızlık yüzünden ne bir sürpriz arkadaş doğumgünü yaşadım ne de bir şey. Hep davet ettim insanları, zaten onlar da annemin yemeklerinin müthiş mükemmel ötesi bişey olması yüzünden geldiler, altın günü gibi bişey oldu doğumgünülerim. :D

  Bu yıl bu alın yazıma bir tepkiylen doğumgünü kutlamama kararı aldım. Ama 2 yıl önce ve ondan da 2 yıl önce olduğu gibi YİNE NE HİKMETSE antalyadayım, teyzemlerdeyim. Bir pasta yapacaklar, yemek olacak, teyzemin komşusu vs gelecek, teyzem bana havlu hediye edecek, böyle yerli bir türkücü eşliğinde iftar yemeği gibi bir doğumgünü yaşayacağım. (ama küçükken kestiğim bir ağbinin bu yıl gelme ihtimali olabilir heyecanlıyım :D:D:D:D:D:D) (iftar demişken doğumgünümün 3 yıl üst üste ramazana denk geldiğini de unutmayalım.)

  İşte böyle.
  Ama doğumgününden de ne beklersin ki yani "doğdum" diye kimse beni maldivlere göndermeyecek, doğdum bitti işte jhbsdfsj. Kayıt stüdyosu mu istiyorum ne dsadg.
 
  Annem bu yazıyı okusa beni nankör evlatlıktan, evlatlıktan reddeder. Vallahi. :D

  Ama sürpriz olsun yaaaa. Karşıma geçip de "Yıldız doğum gününde bunu bunu yapalım, sarma yapayım, ayşegül teyzengilleri çağıralım kola içeriz." demesinler. Eve gelip ışıkları açayım her taraftan "SÜRPRİİİİĞĞZĞZZİZĞZİĞZĞZİZZĞ" çığlıkları gelsin 5 katlı bir pastam olsun içinden de erkek striptizci çıksın. Sonra Obama gelip elimi sıksın, maliye bakanı da bana buraya, maliye bakanıyla hiç ilgisi olmayan bir yazıya maliye bakanını bir şekilde konuya dahil ettiğimden EDEBİLDİĞİMDEN üstün zekamı kutlayan bir plaket versin. Çok mu bu acaba? Yoo makul aslında. dsjkhfskdffg.

  Bunu geçelim 18 yaşının niteliklerine bakalım şimdi. 3 günüm kalmış olsa da hala 17 olmaktan büyük bir zevk alıyorum ve 18 olmaya hiç niyetim yok. Ve bir de bende yaşlanma korkusu sendromu olduğu için 15 yaşıma dönmeye çalışıyorum. 18 olmaktan korkuyorum. Resmen 10lu yaşların bitmesine 2 yaş kalmış sonra 20 dediğin culululup diye geçer sonra yaş 35 yolun yarısı derken yaş 70 iş bitmiş olup kalacağım. Ajda Pekkan, Bülent Ersoy gibi olmaktan korkuyorum arkadaşlar.

  Neyse o zaman listeyi de yarın yazayım, doğumgünüme kadar her gün bi post atayım kutlu doğum haftası gibi olsun yine. :D
  Hediye gönderebilmeniz için adresi alta yazacağım. Hani gönderceksiniz çünkü. Evet. SDBFSJKD

  öptüm bub.


 

31 Temmuz 2013 Çarşamba

bumerang taç

  Kolpalık tacımı, kolpalığı benimkiyle kapışır seviyede olan varisim III. Kolpa Belalı Ecem'e samimi bir törenle devredip tahttan çekildiğim ve normal fani bir insan olma statüsüne geri döndüğüm günden beri böyle bir rahatlamış, efendime söyleyeyim, üstümden koca bir yükü atmış gibi hissediyordum.

  Artık ben de normal bir genç kızdım. Artık gidip ayhan sürmen kozmetikten renk renk ojeler alabilir, tırnağım yamuk göründüğünde rahatsız olup törpü yapabilir, annemin bana 5 yıl önce çok sevineceğimi düşünerek aldığı daha yesyeni saç şekillendirme setini kullanabilir, topuklu giyebilir, saçımı boyatabilir kısacası liseyi bitiren normal bir tiki genç kızın yapabileceği her şeyi yapabilirdim.

  Hayat kısa bir süreliğine de olsa.....pembe bir portekiz dizisi gibi -idi. "Oh Guonciorno, seni çok seviyorum fakat Alberto ile bir ilişkim oldu senden salkayamam bunu.." -kamera burda Guonciorno'ya zoomlar- "Ne....Nasıl....NASIL....LANET OLSUN SANA ROSALİNDA! O LANET OLASI GUONCİORNOYU ÖLDÜRECEĞİM!"
  UZUN LAFIN KISASI hayat çok güzeldi.

  Mükemmel bir mezuniyet törenim olmuştu, mükemmel bir mezuniyet töreninde ben de mükemmel görünüyordum, sonra mükemmel bir almanca müzik kampına katılmıştım, mükemmel(?) konserler vermiştik, mükemmel arkadaşlıklar kurmuştum, mükemmel bir sınav sonucu almıştım ve en önemlisi mükemmel bir okul kazanmıştım.

  "Artık özgürüm ha..." dedim kendi kendime. "Dünyadaki tüm güzellikler beni bekliyor!"
  Ama dünyadaki tüm güzelliklerin bir sonu vardır. Benimki de o resmi görmemle oldu. . . O resmi gördüğümde sadece kolpalığım bir bumerang gibi bana geri dönmemişti, gençliğim, genç kızlığım, ünide sevgili edinme hayallerim, miss turkey 2020 ye katılma hayallerim hepsi yanmıştı. O RESMİ GÖRENE KADAR HAYAT GÜZEL BİR PORTEKİZ DİZİSİ GİBİYDİ.

  DIDIDIDIDIDIMMMMMMMM

  ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

  12. sınıf olduğunuzda sınavdı üniversiteydi dershaneydi ygseydi lyseydi mezuniyetti yıllıktı diplomaydı kısacası düşünecek çok fazla şeyiniz var. Ama bu 12. sınıf hayatınızın bir noktasında belki de düşünmeniz gereken en son şey olan o şeyi de düşünmek zorundasınız. O şey; iyi bir derece yapma ihtimalinizin gerçekleşmesiyle üzerinizden yapılacak reklamlar.
 
  Dershaneler reklam yapar, bu çok normal bir şeydir. Her gün bir sürü insanın genellikle görülmeyen yerlere asılan "TÜRKİYE BİRİNCİSİ İNANDI HAYVAN GİBİ ÇALIŞTI 1234234567897654 PUAN ALDI! DIMDIMDIM FEM YAYINLARI" şeklinde, yanında da bahsi geçen şahsın hayatında çekilip çekilebileceği en iğrenç resmi olan reklam bilboardlarını görebilirsiniz. İşte bütün bunlar olurken kimse oraya kendi resminin de asılacağını düşünmez. Ama bunu da düşünmek zorundasınız arkadaşlar. BUNU DÜŞÜNÜN BU MESELEYİ CİDDİYE ALIN BU MESELEYİ TAKIN.

  Bizim dershane zaten öğrenci sütçüimama da gitse bir resmini mutlaka dershanenin içine asıyor. Ama eğer boğaziçi gibi bir yer kazanan olursa o resim 3-5 yıl orda duruyor. Düşünün ki adam çocuğunu yazdıracak dershaneye, birden duvarda 30 yıl önceki üni sonuç belgeli resmiyle karşılaşabilir yani o derece.
  Ve dershane müdürü bu konuyu bize daha sınava bile girmeden açmıştı birkaç kez. "Siz bizim gurur kaynağımızsınız, böyle bu duvarlara hep resimlerinizi asacağız." demişti. Biz de açıkçası bu olaya karşıydık. 1: neden rezil olalım. 2: neden en alakasız insanlar bile resmimizi görsün. 3: daha sınava girmedik amk. Bu yüzden hocaya "Hocam biz istemiyoruz kem küm" etmiştik ama çok atarlanmıştı "Nesinden utanacaksınız bakın bu arkadaşların resimlerine, onlar utandı mı. Ne demek yani, güzel gururlandırıcı bir şey bu ama yine de asmayız istemiyorsanız." şeklinde konuşup gitmişti.

  Bir gün de ben yine geç kalmışım, artık kaçıncı derse geldim onu da bilmediğimden dersi asıp içerde oturmaya karar verdim. Müdür de elinde bir CANON EOS 60D ALLAHIM HAYATIMDA GÖRDÜĞÜM İNSAN ELİNDEN ÇIKMA EN MÜTHİŞ ŞEY ile çıkageldi.
  "Hocaööömememem profesyönel mökönönöz mö vör?" oldum tabii ki. Allahım resmen terlemeye başlamıştım, yüzüm kızarmıştı, o siyahlığındaki kusursuzluk, o merceğin parklaklığı, o lens, ele tam uyuşu.....o çok yakışıklıydı....ah canon eos 60d HEPSİ SENİN Mİ?!!?!?

    "Evet, çekeyim mi bir fotoğrafını, bugün de çok güzel görünüyorsun.."
    "Haha öyle mi e tamam çekin o zaman hehe hehe..."
 
  Tabii ki makina ne kadar güzel olursa olsun benim gibi bir hilkat garibesini güzel göstermesi mümkün değildi. Yüzümde aynanın bile göstermediği benim göz eşiğimin bile algılayamadığı kusurları ortaya seriyordu o. "Senin yüzün bana layık değil yıldız..." diyordu.
  Böylece, çekilen 3 resmin üçü de bok gibi çıkmıştı. Hele bir tanesi benim kameraya değil de uzaklara bakmam şeklinde çekilmiş bir ....of susalım.
  "Ayyy hocam çok çirkin oldu bunlar silin bunları." dedim.
  "Haha tamam silerim bence güzel oldular ama silerim yine de. Ama eğer bana resim getirmezsen bunları kullanacağım asılacak resimlerde."
  "Hocam daha sınava 2 ay var ben o zamana kadar getiririm size silin siz..."
  "Öyle olsun bakalım."


   Ve sonra işte o gün geldi çattı. 2 ay geçti. Sınava girdik çıktık sonuçlar açıklandı ramazan geldi. Sinemaya güya korku filmi izlemeye gitmiştik ama bilmiyorduk ki asıl korku filmi şimdi başlıyordu. Köşeyi döndük, dershanenin önüne çıktık.

   DIM DIM DIM.

  Müdür kapıya, UZUNSOKAĞA; TRABZONUN EN İŞLEK SOKAĞINA BAKAN, TRABZONUN EN İŞLEK SOKAĞINDAKİ EN GÖRÜNÜR YERDEKİ KAPININ YANINA RESİM ASIYORDU.
  Azizin resmini asmıştı, resim yine ortalama iyi bir resimdi ama benimkini o an asıyor olduğu için göremiyordum.
  "O yoğ..." dedim. "Bu gerçek olamaz...o yoğğğğ..." Ve hoca resmin önünden çekildi.. . ."HAAAAYAIRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRRR"
   Resim ALLAHTAN bakmıyomuş gibi çek panpa resmim değildi, tam ekrana baktığım pasaport resmi gibi olan bişeydi. "HOCAM BU NE.....BU NE HOCAM.....Bi saniye sıralamam 574 değil ki 579 HOCAM BU YANLIŞ BUNU KALDIRALIM. HADİ HOCAM KALDIRIN BUNU."

  "Ne kaldırması daha şimdi astım. Bak ne güzel oldular. Ama buna burdan bakmayacaksın gel uzaktan bakacaksın."
  10 metre uzağa gidip baktık. "Gözlerimin görmemesine rağmen çok kötü." dedim.
  "Sana öyle geliyor hiç öyle değil." dedi. "Bir de bak buna nerden bakacaksın biliyor musun..."
  2 metre sağa kaydık. "Burdan."

   Kapının yan tarafındaki duvarda çaprazdan görülebilen 2 resim daha vardı. Bu iki resim DİREKT TRABZONUN EN İŞLEK SOKAĞINA BAKIYORDU DİREKT DIRŞ DİYE. Apaçilerin buluşma mekanına asılmıştı o iki resim. Allahın apaçileri resmime bakıp "bu qız qm La?" diyebilecekti. Benimle hiç alakası olmayan en alakasız insanlar bile yoldan geçerken beni görebilecekti. Ama bir saniye.... Resimde puanım yazmıyordu. Azizin yazıyordu ama.  O ZAMAN BENİM ORDA İŞLEVİM NEYDİ ALLAH AŞKINA.

  "Daha bilboardlar var kocaman..." dedi Müdür.
  "Ne?!" dedim. "HOCAM HEMEN BENİMLE GELİN." İçeri girip gördüğüm ilk bilgisayardan feysi açtım ve mezuniyet resimlerinden birini masaüstüne kaydettim. "Bunu koyacaksınız o bilboarda ONU DEĞİL."

   İşte koca hikayenin sonucu olarak artık uzunsokağa kafamı yere eğmeden giremiyorum. Yusuf rizleyile konuşup yeni resim çıkarıp onun üstüne yapıştırmayı, resme sakal bıyık çizmeyi, resmi yırtıp kaçmayı bile düşündük. Eğer müdür bunları benim yaptığımı heme anlamayacak olsaydı yapardım. Ama işte heyhat, elimden bir şey gelmezdi, asılmıştı o resimler artık. Zaten 2 ay sonra artık bu şehirde olmayacaktım.
 
  Ama yine de ennnn kötüsü resmi farkeden yakınlarımın olması. Resmini çekip feyse atan mı dersiniz, resmini çekip bana mesaj olarak atan mı dersiniz, "Yıldız resmni gördüm kjsadhjsagdsjh" diyenler mi dersiniz..............portekiz dizim sona erdi anlayacağınız. Artık bir samanyolu, düğüntv, flashtv dizisiyim. Kolpalık tacım onu ne kadar uzağa atarsam atayım bir bumerang gibi dönüp başıma tekrar yerleşiyor.

  Hayat çok güzel-di.

 

26 Temmuz 2013 Cuma

52

  Bütün yüzümü kaplayan sol elimin parmaklarını azıcık açıp, oluşan küçük aralıktan karşımdaki beyaz ösym sayfasına baktım. Önce, hayatımda çekilip çekilebileceğim en rezil resim olan ösym resmimi gördüm. Sonra korkarak bir tık aşağı baktım; Yıldız Aşar.
  "HAYIR BAKAMAYACAĞIM!" deyip elimi tekrar suratıma yapıştırdım.  "Manyak mısın bakman lazım Yıldız!" dedim.
  "Ya ORASI değilse?"
  "E artık bu saatten sonra yapacak bir şey yok." İki parmağımı tekrar açtım. "B" harfi... BOĞ...

   BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ 

  "lan?!"

   FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ 
 
  "Lan?!!!!!!!!!!!"

  BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ - FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ - İNGİLİZ DİLİ VE EDEBİYATI 

   "ağağağağağağağağağağağağağağğağağağğağağağağğağağağağağağ " bir taklayla koltuktan gerisingeri düştüm. "ANNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNNEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE! BOĞAZİÇİ DİL EDEBİYAT KAZANMIŞIMMMMMMM"

   Mutfaktan bir çığlık yükseldi "NEEEEEEE???? AAAAAAAĞAĞAĞĞAĞAĞAĞAĞAĞAĞAĞĞĞĞĞAĞAĞAĞ"

   "NURCANN TEYZEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE BOĞAZİÇİ ALMIŞIM TEYZEEEEEEEEEEEEEE?"

  "YILDIZ DUR TUVALETTTEYİMMMMMMMMMMMM"

   "MERYEM TEYZEEEEEEEEEEEEEEEEEEEEE ALMIŞIM ALMIŞIMMM"
 
   "DUYYYDUMMMMM DUYDUMMMMMM AĞAĞAĞAĞAĞAĞĞAĞ"


   Hmmpf. Tamam.
   Şimdi bu kısımda bir Oscar kabul konuşması yapacağım, isterseniz direkt bir sonraki paragrafa atlayabilirsiniz. Ama bu konuşmayı yapmayı hakettim sanırım, bugünlük götü kalkmış havalı bir insan olayım, o yüzden konuşmamı dinleyin, sevgiler.
   Öncelikle HEMEN ETMEK İSTEDİĞİM TEŞEKKÜRLER var. Tüm bu süreç boyunca yanımda olan ve beni motive eden, destekleyen, zorla çalıştıran, şu son 3 yılı paylaştığım sınıf arkadaşlarıma ÇOK TEŞEKKÜR ETMEK İSTİYORUM. Biz bu yıl da her şeyi birlikte yaptık. Birlikte çalıştık,  birlikte çalışmadık. (çoğu zaman) (Çünkü sınıfta herkes test çözerken biz çoğu zaman "en sevmediğimiz hocalardan en sevdiğimizi seçmece" oyunları oynadık.) Bugün üniversite kazandıysak birlikte yaptık bunu, eminim.
  Tabii ki ingilizce hocama ve gerek okul gerek dershane hiçççç ayrım yapmıyorum BÜTÜN HOCALARIMA da teşekkür etmek istiyorum.
  Aileme teşekkür etmeyeceğim şu an havalı şımarık çocuk benim onlar bana teşekkür etsin ayfon5 koleksiyonunu önüme dizsinler haha. (anne bunu okuyorsan şaka yapıyorum tabii ki anlamış olman lazım. :D ama bir ayfon5e de hayır demem yani evet derim. )
  Ve de puanların açıklandığı andan itibaren beni gördükleri her yerde "Ooo boğaziçili geliyor gençlerrr" diyerek motivasyon ve secret gücümü %100e çıkaran 2013 Trabzon Pasch Müzik-Medya Kampı üyelerine BURDAN KUCCCAK DOLUSU SEVGİLER.
  Son olarak da tebrik eden, dualarını ve iyi dilkelerini esirgemeyen herkese binlerce kez teşekkürler.

   Ayrıca böyle bir şeyi başardığı için kendimi de tebrik etmek istiyorum. Helal olsun kız. Kim bilebilirdi daha geçen ay samsunda kuzeninin arkadaşıyla arkadaşının sevgilisini çatlatmak için apaçi pozlar veren kızın boğaziçini kazanacağını? Helal olsun bana.
  Ve de en son ve en büyük teşe-şükür Allah'a gidiyor. Allah'ım dualarımı kabul ettin, omuzlarımdan bu yükü aldın sana binlerce kez şükürler olsun, teşekkürler.
 
 
   Şu an olayın şok kısmını hala atlatabilmiş değilim. Tüm yıl boyunca tamam istedim, çalıştım ama Boğaziçi bir hayaldi. Fen seçen herkesin tıp okuma hayaliyle fen seçmesi sonra yarısının su mühendisliğine gitmesi gibi bişeydi. Fakat bu hayalin bugün burada gerçekleştiğini görmek, müthiş bir duygu.

   Eğer bir zaman makinası icat edecek ve 6 ay öncesine dönüp, dolmuşta "Ya boğaziçine giremem ki bence....ama oraya da insan gidiyor sonuçta birileri girecek yani o kişi niye ben olmayayım...."  diyen 6 ay daha genç halime "Yıldız.....BOĞAZİÇİNİ KAZANIYORSUN MERAK ETME!" diyecek olsam; herhalde genç benin vereceği ilk tepki "Oha zaman makinası icat edildi mi?" olur. Manyak mıyım ne okulu, zaman makinası var ulan.

   Tamam çok saçma bir cümle oldu. Demek istediğim, demek kazanacağım yer gerçekten de oraymış hah. Vay be.

  Bu, sınava hazırlanacaklar için bence çok büyük bir umut olmalı. Ben boğaziçi kazandım gençler, demek ki boğaziçi kazanmak imkansız bir durum değilmiş.

  Tamam şimdi tabii ki çalıştım ve bu günü görmek için çabaladım. Ama ne insanlar daha var çalışan herrrr saniye aaklı fikri derste. Ben o kadar da çok çalışmadım itiraf etmek gerekirse. Derste boş boş havaya da baktım, geç saatlere kadar nette de takıldım, test çözmeden geçirdiğim günler de oldu. Ama demek ki yeterince çalışmışım, kısmetim de güzelmiş, vallahi çok mutluyum başka diyecek bir şeyim yok.

  Yani arkadaşlar kısaca boğaziçine de insan giriyor uzaylı değil. Ben o 52 kontenjanın içine girdim ya BEN GİRDİM ARKADAŞLAR BEN BU BLOGUN SAHİBİ KOLPA BEN. Alt dönemlere tavsiyem güzelce çalışın, kazanacağınıza da inanın. Hepinizi yanımda görmek isterim.


   Açıklanır açıklanmaz yazmak istedim, artık üzerimden yük kalktığı için yine çok kısa sürede asıl blog konularımı yazacağım. ÇOK ŞEY VAR YAZACAK.
  Hepinizi öpüyorum.

25 Haziran 2013 Salı

ta-tel

  "Kuzen, benim iki arkadaş da gelse olur mu?" dedi Burakhan, Samsun'a gelişimin daha ilk akşamında, ikimiz mahallede dolanmaya daha yeni başlamışken.
 
  "Tabiiğ, gelşşşinler, olür tabii.." dedim ağzıma takılalı daha 2 gün olmuş ve beni resmen Gollum "kıymetlimisss" ya da kafası bi milyon olmuş Yıldız Tilbe gibi konuşturan tellerle. Ama içimden "Kırk yılın başı birlikte gezecez ne arkadaşı amk." demeden de etmedim. Pardon "Kırık yılın başhı geşeceyz ne arkşhadaşhı amk." diyebilmiştim....teller... Sonra da, gelsinler arkadaş işte nolacak amaan bu teller seni iyice kindar yaptı haa, dedim.

  Evet. EVEEEET biliyorum. İlk tel taktıracağım dediğimde "ayrıca blog açma kararı aldım adım da daldakikemancı olacak" da demiştim. Sonra iki ayda bir "BAK BU SEFER KESİN TAKTIRIYOM HA" da dedim. Lise geldi geçti, artık hepimiz umudu kesmiştik, bi baktım gerçekten taktırmışım ya...bakiyim....vallahi de tel var ağzımda.

  Biraz sonra Burakhan sokağın ucunda bekleyen iki bizle yaşıt erkeği selamladı. "Bu kuzenim, Yıldız." dedi şaşıran yüzlere beni işaret ederek. Çocuklar da cevaben "Merhaabaa" deyip başlarını salladılar. Ben de "Mer..." desem devamını getiremeyeceğimi, filozof reyiz gibi "biz neyiz...." diyerek havaya bakakalacağımı bildiğim için başımı sallamakla yetindim.

  Ama öküz Burakhan dönüp "Tel taktırdın diye triplere girme la gonuş.." diyerek bütün karıizmamı çizdi. Bir utançla gülesim geldi, kafamı çevirip güldüm. Çünkü tellerle gülmeye çalışınca ortaya Bülent Ersoy gibi bir şey çıkıyor.

  "Aa, yeni mi taktırdın?" dedi çocuklardan biri.
  "Evetsss.."
  "Çok ağrıyordur şimdi o ya geçmiş olsun..."
  "SAĞhOL YAah EVETs AĞhRIYORs" -vallahi böyle konuşuyorum.

  'Ahan da derdimden anlayan biri ulan!' diye bir sevinç narası attım orda. Siz her gün sabah kahvaltıda cici bebe püresi, öğlen ve akşam yoğurt çorbası yemek nedir bilir misiniz? Lanet olsun o ikisine de! Siz teyzeye annaneye yoğurt çorbasından nefret ettiğini, cici bebenin kusmuğa benzediğini söyleyememek nedir bilir misinz ha? BİLİR MİSİNİZ? SİZ EKMEK YEMENİN DÜNYANIN EN ZOR İŞİ OLDUĞUNU BİLİR MİYDİNİZ HAAAAAAA!

  Tamam ben görüntünün değişeceğini, ağzımın yamuşacağını biliyordum ama hem Tarık Mengüç  gibi olup hem de üstüne üstlük bu yüzden depresyona girince doyasıya yemek yiyemeyeceğimi bilmiyordum açıkçası. Bi salatalık yiyelim dedik, sanırsınız asfalt kemiriyorum, o ne ya.....%90 ı su diyorlar bi de değil ya değil daş resmen.

  "Ben de taktırdım da 4 yıl önce, çok iyi anlıyorum acını o çekilir gibi değil...."
  "Hadi yaa, geçmiş olsun, evet çok acıyor daha 2 gün oldu..."
  "Geçer ama en fazla 2 haftaya merak etme, alışırsın..."

  o esnada diğer çocuk birden lafa girdi.
  "Yıldız, bir şey sorabilir miyim? Bir kız neden aldatır? Sen de bir kızsın, hadi söyle..."

  Bu lafı duyunca hemen 'wow burada bir yaralı bebek vakasıyla karşı karşıyayız sayın seyirciler...' diye kendime anons geçtim.
  Sonra cevaben "Ben nerden bileyim, bu zamana kadar bana şöyle kafasını çevirip bakan mı oldu da bir de aldatacaktım öyle bir dünya yok gardaşım gurbanın olayım yok, hele hele hele bak artık mahmut abi gibi oldum ben herkesin dert ortağı, kız için taktik veren o kanka kız olmaktan, teknik direktör gibiyim resmen bana neden kimse gız gözüyle bakmıyor baksana elimde tesbih var artık bırakamıyorum ÖLEK Mİ GÜZEL DEĞİLİZ DİYE ÖLEEEK MİİİĞĞĞ..." demeye utandığım için "Ben açıkçası pek uzman değilim bu konularda, kız dediğin aldatır mı çok ayıp..." dedim.

  Sonra kız milleti değil miyim, sordum ne aldatması ne olayı kim seni aldatmış diye, vay sormaz olaydım. Hacı adam ne dertliymiş, ne acılıymış, tam bir yaralı bebek, arsız bela, utanmaz aşıkmış. Bir girdi olaya, daha 1 saat çıkamadık...........nolur beni uğraştırmayın anlat diyerek, şero kız bunu aldatmış işte, sonra da yalanlamış, yok erkeğin evine gitmeler birlikte elma soymalar bu da sen bi güzel döv kızı, kız da yüzsüz arsız amaaaan olaylar...

  Bu kadar depresif aşk hikayesinden sonra Burakhan yılışık yılışık "Kuzeeenn, biliyon mu benim 2 sevgilim var yeaaaaaaaaa..." diye yanıma yanaştı. "İyi pok yedin!" dedim, tabii ki demedim, öyle der miyim "Ne diyon la?" dedim.

  "Biri devamlı, öteki kötü günler için." dedi yaralı bebek.
  "Yedekliyor Burakhan öyle sağlama alıyor işi :D" dedi halden anlayan.
  Sonra böylece kızlardan konuşmaya başladılar.

  Erkekler konu ne zaman dedikoduya gelse topu hep kadınlara atarlar ama bence dedikodunun babası sizsiniz ulan. Yanlarında bulunduğum o 2 saatlik süre boyunca ben böyle 'gızlık' görmedim açıkçası. Onun saçından bunun burnuna her şeyi konuşuyorlar yaaa. Bir de ne hakaretler, neler neler aklınız şaşar ben böyle detaycılık görmedim, sabah kalkınca yüzünü yıkamaktan aciz allahın kırosu bile "Bence kız burun kıllarını aldırmalı" diyebiliyor tevbe yarabbim. Çok zor işimiz kızlar çok zor..

   "Kanka kızla buluştum tamam mı..." dedi Burakhan. "...kız feyste Adriana Lima, gerçekte Tarık Mengüç anasını satayım. Kıza bok atsan yapışmaz o derece."
   "HAHAHAHAHHAHAHAHAHAHA"
   "HAHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHAHHAHAHAHAHAHHAHAHA"

    ....kıza bok atsan yapışmaz o derece....


   
 Bu cümleyi duymamla höykürerek etrafa tükürük saçmam bir oldu. -Telle kazandığım bir süper güç daha.- O nasıl hakaret öyle ya. :D Bu benim kuzenler çok yaratıcı gerçekten. Bok atsan yapışmaz ne ya jljbdsfjksandfd.
   Ben böyle kafamda olayı geri sarıp sarıp gülerken birden gülüşüm havada asılı kaldı.

   Bahsettikleri bir kızdı. Ben de bir kızdım. Dünyanın başka bir yerinde yine bu şekilde kümelenmiş birkaç erkek benim için de "Yıldız mı? DUSHFSKJHFSJKFHS la o kıza bok atsan yapışmaz bok ağlar allahım benim suçum günahım neydi diye sonra saf suya dönüşür akar gider o ne la kızın tipine bak SJHFKLSHFSLD valla bu kızsa ben de shakirayım amk şuna bakın jshakjdshd var ya dünyada sadece sen ben bi de bu yıldız kalsa, gay olurum yine bu kıza bakmam POHAHAHAH.." diyor olabilirdi. Olabilirdi yani arkadaşlar. Hatta olabilir. Ben böyle cümleler kurabildiysem onlar da kurabilir ha.

   "Ama Seren öyle mi, o resimde de daş gerçekte de."
   "Off ya şöyle şeyler demeyin ben de bir kızım, ayıp." dedim. (Sonra Burakhan o  "bok" tabiriyle betimlediği kızın resmini attı bana, kız dünya güzeli değilse benim adım da yıldız değil. uçan sabri. )



   Biz yürür, bu yaralı bebek Cansel'in onu nasıl aldattığının ayrıntıları üzerinden 5. kez geçerken -kızın artık ana baba adını bile biliyordum, kızı kızdan iyi tanıyordum- yine benim burakhandan manyak bir fikir çıktı.
  "Kanka napalım biliyon mu, sen şimdi Yıldız'la resim çekil, hiç tanımadıkları bir kız sonuçta, twittera atalım bunu, etiketleyim birbirimizi sonra RT falan seninki görsün çatlasın."
 
  Bu fikir ancak çirkef bir mahalle kavgacısı kadının hayal ürünü olabilir ama alın bakın erkekler de yapıyormuş işte. Ypıyorsunuz olum kabul edin.

  Sonunda konu mankeni olan bana da fikrimi sorduklarında içimden "Valla arkadaşlar kız beni görse çatlamaz 'Benden sonra bulduğuna bağ un çuvalı gibi haydi kızlar kalkın oturmaya mı geldik göbek atacağaaaz' eşliğinde kına gecesi düzenler bence beni katmayın bu işe." dedim ama dışımdan "Evet, olur haha olur yapalım çatlatalım ayyooooollll." dedim. "KULLANIN BENİ!" dedim.

  Sonra bir resim çekildik, abovvv nasıl çirkinim. Bir tane daha çekildik aboovvvvvv bu daha da beter oldu. Hani bir de yokluyorum "yaaa çikin oldu bu" deyip çocuk "hayır güzel oldu" demiyor, "bir kere daha deneyelim...." diyor. O da bu durumun farkında ama napsın, elinde o an ben varım. Onun gözünde ha benle resim çekilmiş ha malum bir yerine kaş göz çizip resim çekilmiş, öteki türlüsüne üşenir ben daha pratiğim sadece.

  Öyle öyle elli tane resmimiz oldu, burakhanla hayatımız boyunca o kadar resim yoktur ha. Ama hiçbiri de güze olmadı benden ötrü. Yine de bir resimde karar kıldık.


  Bunlar sevgililerini konuşmaya devam ederken ben de hayatı sorgulayarak yürümeye devam ettim.
  Şortlu bir kız geçti "Ablaaa boxerın güzelmiş HAHAHAHAHAHAH" diye laf attılar.
  Dalgalı denize baktım, biraz sevgi edebiyatı yapayım ben de o zaman ne dertliyim ulan, dedim.
  Sonra öndeki 3 dangalağa baktım
  Sonra denize baktım
  Sonra "bence artık sevgi edebiyatı yapmayayım, seveyim." dedim.
  Yanımdan el ele tutuşmuş 12 yaşında bir çift geçti.

  "Yeter ulan bu ne şimdi bu ne!" diyerek sinirle bıraktım o anki entel ruh halimi. "Ulan Yıldız iki gıdım güzelliğin kaldıydı onu da Çirkin Betty'ya bir Trabzon şubesi kazandırarak mah ettin!"

   Artık sesimi de kullanamıyorum zaten düzgünce, benden geriye bir kendimi yerdiğim blog yazıları kaldı artık arkadaşlar, sevmek sevgili erkek kesmek konularını düşünmek zorunda değilim artıkın, kafam rahat. qfm raad.



  lys de girdi, merak ediyorsanız.
 bubup.


 

3 Haziran 2013 Pazartesi

saça limon badanalamak

  #direngeziparki #occupygezi #bubirsivildirenis #trabzondireniyor #daldakikemancidireniyor

  Efendim "göze limon damlatmak" yazımı aşağı yukarı hepiniz biliyorsunuz, -dur diye tahmin ediyorum. Çünkü birçok akıllı onu okuduktan sonra, anneleri salataya sıkarken kenardan kapıp gözüne de fışkırtmış, "Yıldız gözümüz yandı lan?!" şeklinde acı dolu mesajlar attlılar, ben de kendimi suçlu hissettim. (Güldüm ama epey dkjhfsd.)
  Ama limonun faydaları saymakla bitmez, bu yüzden ben de daha acısız bir versiyonunu bulup gönlünüzü alayım dedim : saça limon sürmek.

  Yaz ayının gelişiyle etrafta güneşten saçı hemenececik açılan insanlar belirdi. Mesela benim kardeşim. Onun da saçı küçükken sarıydı, benim de saçım küçükken sarıydı. Onunki kumral kaldı benimki kattttrannn karası oldu. Niye ha. Niye. Niye evrim sadece bana çalıştı? Niye mutasyon bi bana oldu?

  Hal böyle olunca ben de kıskandım, üzüldüm, saçımın rengini açma kararı aldım. Başta annemin yanına gidip "Anne saçıma limon sıksam şöyle, rengi açılır mı?" dedim.
  "Ne?!"
  "Olduğu gibi sıkmak mı lazım yoksa limon suyu mu süreceğim?"
  "Limon saçın rengini mi açıyormuş?"
  "Açmıyor mu? Açıyor yea?"
  "Hiç öyle bir şey duymadım ben....sen nereden duydun bunu?"
  "Anne....yani bir yerden duymadım....bu...binadan atlayınca neden öleceğimi bildiğim gibi bir bilgi....limon saç rengini açar."
  "Allah Allah, yap bakalım o zaman."

  Annem aklıma şüpheler sokunca, danışabileceğim ikinci annemi aradım. Kadınlarklübünoktacom.
 
  İnternet ya....çok teşekkür ediyorum bu konularda ona bazen. :D Çünkü arada aklıma çok fazla soru takılıyor mesela "Neden yanlarım var? İç bacak nasıl eritilir? Gıdıktan kurtulma yolları nelerdir?" beni uykumdan uyandıran bu sorularla (asjhdjasldh) gecenin üçünde falan annemin yanına gitmeye utanıyorum. O yüzden kadınklübüne, kızlarınmekanına, uzmantv ye falan bakıyorum. Hele uzmantv yok mu. Adamların bilmediği bok yok ha. Bok yazıyorsun onun uzmanı da çıkıyor.

  Neyse işte karşınızda bunu okuyanlar için saç rengi açmanın 3 altın yöntemi:

  1. Limon saçı besler, güneşle birlikte rengini açar. Bu yüzden bir bardağa 3te 1i limon olacak şekilde limonu sıkın, sonra üzerine su ilave edin. Özellikle güneşli havalarda, dışarı çıkmadan önce sürün. 
     Limonu dediği gibi aldım, bardağa sıktım sıktım, çekirdekleri ve posasıyla birlikte, sonra suyu ekledim sonra Ya Allah Bismillah deyip elimi sürüp sürüp saçıma sürdüm.
     Elimde de yara mı varmış artık neyse elim bir yandı bir yandı anlatamam.
     Sonra "bu işte bir yanlışlık var la..." dedim saçımdan çekirdek ve posa toplamaya başlarken. Limonu SÜZÜP sürün.

     Dışarısı da şansıma o kadar güneşliydi ki, fırsattan istifade gidip oturayım yarım saat dedim. Terlikler pijama çıktım, ennnnnnn iyi açıyı alan yere, belediye çöpünün hemen yanındaki bahçe duvarına oturdum, terlikleri de çıkardım.

      Bildiğiniz koca çöpün, o pisliğin yanında, güneşe sırtımı dönmüş oturuyordum. Saçım sapsarı oldu mu bilmiyorum ama leş gibi koktu onu iyi biliyorum. Bitlendi hatta jkahra. (Limon saça harika bir koku veriyor)

      Ben orada oturur, 2 dakikada bir saçım sarı oldu mu diye bakarken birden önümden 2 apaçi geçmeye başladı.
      Beni görünce şoka girdiler. Çöpün yanında oturmuş, işsiz, pijamalı bir kız.
      Ulan hayvanoğluhayvanlar, madem bakıyorsunuz çaktırmadan bakın. O nasıl bir bakıştır? O nasıl bir apaçiliktir? Hani tavuskuşu karşıcinsini etkilemek için böyyyylee açar ya kuyruğunu, bunlar da öyle açılmaya başladı. Ama mekan trabzon olunca bu direkt kolbastı oynamaya başlayarak oluyor, bizim hayvanat bahçelerinde öyle.

      Bu gerizekalılar önümde saçmasapan hareketler yaparak ilerlerken, bakmamak için arkamı bi döndüm, küçük kızın biri elinde top, korku filmlerinde karakteri ormana sürükleyip sonra birden arkasından fırlayan ve "Öleceksin." diyen şeytan çocuklar gibi bana bakıyor.

      "Tövbe bismillah...." diyerekten bir bakış attım sonra kız gerisingeri dönüp koşmaya başladı. Haç göstermek, kutsal su serpmek falan hep yalan hollywood en iyi yöntem bu. :D


      Tüm bunlar yaşandığında oraya oturalı resmen daha 5 dakika olmuştu. Sonra birden, güneşin önüne bir bulut geldi. "Meh..gider.." dedim, takmadım. Ama yeminn ediyorum ressssssmen hava karardı şakkkkkaaa gibi ya!

      Güneşten nefret ederim ben. Ne zaman kaçmaya çalışsam yüzzzzzüme yüzzzzüme vurur, saklanamam. Ondan önceki gün mesela, 8e kadar batmadı batasıca. Yüzzzüme yüzzzüme vurdu. Gölgeye kaçtım, gölge güneş oldu lan. GÖLGE GÜNEŞ OLDU LAN. 40 yılın başı güneş lazım oldu, güneş yok.

      Güneşe baktım "ULAN SÖVERİM BEN BÖYLE İŞE BU KADAR KOLPALIK OLMAZ BENLE DALGA MI GEÇİYONUZ LAN SİZ! GÖTÜM ÇIKIYOR GÜNEŞTEN KAÇACAM DİYE HER GÜN KREMİ YOĞURDA KATIP YİYORUM LAN RESMEN YETER ARTIK YETERRRRRR NERDEYSEN GEL BENİ SİNİR ETME!" diye çığlık attım.
     
       İşte tam o an önümden geçmekte olan 2 yaşlı amca dönüp bana baktı. Ben de tekrar önüme dönene kadar bunun farkında değildim. Onları görünce hemen kafamı indirip telefonla uğraşıyormuş gini yaptım. Ama onlar birbirlerine baktılar. Sonra tekrar bana baktılar. Sonra tekrar birbirlerine baktılar. En son "Ülkenin hali vahim...." diyerekten yürümeye devam ettiler.

      Apaçiler ikinci geçiş törenini yaparlarken yine onlara maruz kalmamak için sağımdaki çöpe döndüm. Sonra yüzümden birkaç sinek toplamam gerekti ama döndüm. Çöpün kokusuna da dayanamayınca tam arkama döndüm. Bu sefer de iki teyze geçiyordu. Yemin ediyorum hiçbir şey yapmadım, robot gibi durdum orda "NOLUR BİR ŞEY DEMESİNLER ALLAHIM YARABBİM LÜTFEN." diyerekten ama olmadı. "Gızım nabaysın?" dedi biri.
      "Limon sürdüm de....güneşte oturuyorum." dedim. Teyzeler birbirine baktı, sonra birden kahakaha atmaya başladılar. "AHAHAHAHAHA gı ha nerdedur güneş aha yok ki HAHAHAHAHA gitmuş güneş gızım olmaz öyle."

      Onlara da bakmamak için bu sefer soluma döndüm. BİRDEN yine o kızın şeytani suratıyla karşılaştım, böyle bir yerimden hopladım.  Gelmiş elinde top, dibimde duruyor.
      "Niye arkamda duruyon sen ya??" dedim bi sinirle. "Napıyosun sen?"
      Kızın bakışları daha da şeytanileşti. "Arkadaşımı bekliyorum..." dedi.
      "Lan....Yıldız...bunun arkadaşı kimdir ki bunla arkadaş mı olunur lan....tövbeee arkadaşım dediği in cin olmasın lan dabbe olmasın allahım yarabbim kalksam mı ben artık yeaaa dört bir yanımı kuşattılar öldürecekler beni ha noluyor allammmm noluyorrrrrr..." diye tırsarak kafamı kızdan çevirdim ve kalkmaya hazırlandım.

      İşte tam o anda güneş yeniden parladı. İçimden "Eğleniyorsun değil mi..." dedim. "EĞLENİYORSUN DEĞİL Mİ!"
  2. Papatya suyu bilinen en iyi saç açma yöntemidir. Kurutulmuş papatya çayını kaynatın, suyunu süzüp oda sıcaklığında bekletin. Sonra saça uygulayın, 45 dakika sonra yıkayın. 

      Şansıma babam eve gelmeden telefon etmişti de ona "Bana limon ve papatya çayı al." demiştim. İşte ben aşağıda limon kolpaları ile cebelleşirken, çayım yukarıda soğumayı bekliyordu.
      Bir sinirle eve gelince hemen iki dakika onu da sürdüm, balkonun güneş alan yerine oturup beklemeye başladım. "Burası niye aklıma gelmemiş ki yea, ne kadar rahat oh apaçi yok, korkunç kızlar yok...oh...." dedim.

      Bu arada, limon hani çok güzel kokuyordu ya....ha bu işte çiş gibi kokuyor. Zaten papatyanın bir pis kokusu vardır, onu haşlayınca da gitmiyormuş koku bunu anladım. Limon ve Papatya ikisi birbirini nötrledi, ortaya kokusuz bir şey çıktı, merak etmeyin.

      Bir 15 dakika oturdum, sonra güneş yine gitti. Annem de yemeğe çağırdı o esnada ona oturdum.

      "Ooo Yıldız..." dedi babam. "Sapsarı olmuşsun..."
      Güldüm. "Evet baba baksana, önceki halimden de sarıyım."
     "Kızım o burda işe yaramaz." dedi annem. "Deniz kenarında olman lazım."
     "Yararr yeaaa..." dedim. "Ordaki de güneş, burdaki de..."
     "Deniz, kum, güneş üçü birlikte olacak."
     (Kum ne alaka dedim kendi kendime, sonra demek ki kumda yuvarlanmak gerekiyormuş bu sonuca vardım. aklınızda bulunsun kjshdfkjs.) 

     Sonra artık güneşin falan da geleceği gelmedi, biz de oturduk film açtık. 2 saat sonra kafam nasssıll kaşınıyor, anlatamam. Meğer unutmuşum papatyayı kafamda. Sonra gittim saçımı yıkamaya karar verdim.
  3. Bal da saçın rengini açan maddelerden biridir. Saç kreminizine karıştırın, kremledikten sonra biraz bekleyip durulayın. 

      "Bal saçın rengini açar." yazısını gördükten sonra gerisini okumadan mutafağa koşup, kaşığı daldırıp lütfen saçınıza yapıştırmayın. Yapmayın. Yok öyle değilmiş o.

      Saç kremime karıştırdım, dediği gibi yapıp çıktım.
      Ama kısa günün karı olarak saçım bir gıdım bile açılmadı ya.
      Her gün yapmak gerekiyormuş bunları.
     "Başlatmayın ulan saçınızdan!" dedim, yine limonu alıp gözüme sıktım. Bildiğimizden saşmayalım! 

1 Haziran 2013 Cumartesi

merhaba haziran

  Ne zaman güzel bir şarkı duysam, hemen beynimdeki dosyalardan temiz bir A4 kağıdı çalıp, yazmaya başlarım. Ne yazdığım konusunda bir fikrim yok ama, güzel bir şarkı duydum.
 


  Neden bilmiyorum ama arkadaşları yüze çarpan hafif rüzgara benzetiyorum. Pek alakası yok sanki, yine de ne zaman yüzüme hafif bir rüzgar çarpsa gözlerimi kapatıp ellerimi iki yanımda hafifçe açarım. Sonra gözlerimi kapatmadan önce tam olarak ne gördüğümü hayal etmeye çalışırım. Kafamı yukarı kaldırıp tam gökyüzüne baktığımı hissettiğimde, onları tekrar açarım. Masmavi gökyüzü de arkadaşlara benzer aslında, bilmem tanıdık geldi mi.

   Yerde rüzgarla dans eden yeşil çimenleri takip ettim. Alçak duvarın en dibine kadar yürüdüm. Önce karşıda sallanan yeşil yapraklara, sonra masmavi gökyüzüne, sonra tekrar yapraklara, en son ne renk olduğunu bilmediğimi farkettiğim o binaya baktım. Ellerimi hafifçe kaldırıp rüzgarı tuttum, gözlerimi kapattım. Tüm detayları hatırlamaya çalıştım, ağaçların konumunu, yaprakların duruşunu, binanın camlarını, gökyüzünü, çimenleri...

   Gözlerimi açtım. Gözler günışığıyla yeniden karşılaşmayı beklemezmiş gibi kırıştı, renkler parladı. Her şey değişmişti ama arkadaşlar hala oradaydı. Hatırladığımdan da güzeldi.

   Arkadaşlar rüzgar gibi güzel, gökyüzü gibi güzel, çimen gibi de güzel, hele ağaç gibi daha güzel. Arkadaşlar arkadaş gibi güzel. Arkadaşlar o bina gibi güzel. O bina arkadaşlar gibi güzel. Arkadaşlar güneş gibi bile güzel. Bu yüzden Güneş'e de baktım. "Sevmemek için bir sebebim yok." dedim. "Sevmek içinse, bir sebebe ihtiyacım yok."

   Son bir kez daha baktım.

   Arkadaşlar güzel bir şarkı gibidir. Güzel bir şarkı bende yazma isteği uyandırır. Yazma isteği Haziran gibidir. Haziran da tuzlu suya benzer. Tuzlu su denizi oluşturur. Deniz, gözlerdedir.

  Ve gülümsedim. "Artık yok."
 


  Güzel bir ay olması dileğiyle.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

21 Yaşındaki Yıldız'a Bir Mektup

  Sevgili Yıldız,
  Bugün Mayıs'ın 18'i, 2013 yılındayız. Saat 17:38. Güzel, güneşli bir gün ama sen dışarı çıkmak yerine üşengeçlikten tüm gün evde pinekledin, dün öğle vakti yıkanma kararı aldın ama hala yıkanmadın ve diyeti bozdun. Bu yüzden sana söyleyecek iki çift lafım var.
  Helal osssunnn. :D Ayrıca bu akşam eurovision var. Kazananın kim olduğunu bildiğini biliyorum, bu yüzden bilememezliğin bana bu akşam vereceği büyük eğlenceyi kaçırdın ha-ha. Eğer geçmişe telefon etme gibi bir şey icat edildiyse bence gıcıklığına arayıp söyleyebilirsin. Hadi hadi, hala sarıyor filmlerin kitapların sonlarını söylemek ;););).
  Az önce Bertie'yi izledim. 20 yaşındaki haline bir video çekmiş, çok güzeldi, epey etkilendim. Sonra ben de yapayım böyle bir şey dedim ama hala yıkanmadığın için pis pis video çekemezdim bu yüzden buraya yazmaya geldim jsagdshdj. Ve bu yazıyı, 20 yaş bana epey yakın olduğu için ( o.o) ayrıca 20'den ziyade 21 daha bir dönüm noktası olduğu için (eskiden reşit yaşı 21di.) 21 yaşındaki halime, yani sana ithaf etmek istedim. Merhaba. Umarım şu an saçın saçma bir renge boyalı değildir.

  Öncelikle sağlığının yerinde olduğunu umuyorum. Dişlerinde tel varsa sorun değil, 15 yaşındaki Yıldız'la da konuşma şansım olsaydı gider "eğer şimdi babanı dinlemezsen 21 yaşında hala tel takıyor olacaksın gerizekalı" der dönerdim ama kısmet değilmiş, kısmet. :D

  Ayrıca umarım şu an halinden mutlusundur, yani genel anlamda da mutlusundur. Çünkü şu an 18 yaş bile bana çok zor, çok yaşlı görünüyor ve 21 yaşına gelip sen olduğumda artık yaşlı bir insan olmuş olacağım. Artık çocuk olmamak nasıl bir his? Hoş şu an bile kırışıklılarım var, bence krem kullanmanın zamanı geldi Yıldız.
  Eğer üstteki cümlem seni mutsuz ettiyse, bence yine de üzülme çünkü şu an 17 yaşındaki halinle konuşuyorsun. Ben tam bu cümleleri yazarken, tam şu an, nasıl hissediyor olabileceğimi hatırlamaya çalış. Bu yaşımı hatırlamaya çalış. Nasılım biliyor musun? Mutluyum. Ama hatırlamıyorsan da anlarım çünkü ben 17yim 16yı hatırlamıyorum ve bu kötü bir şey ha. Biten bir yaşı çöpe atmak zorunda değilsin, onu beyninde bir köşeye koyabilirsin. Biraz yer aç orda ya, çok gereksiz bilgiler, imgeler, idealar var. Mesela neden "süt sağmak" eyleminin almancasını biliyorsun, NEDEEEEN, bunu hiç anlamayacağım. Eğer ne demek istediğimi anlamadıysan, beynin almancacı Erdinç Hoca toksinlerinden arınmış, hadi yine iyisin. ;););)

  Umarım sevdiğin ve epey de paralı bir işin vardır. Hangi iş vallahi çok merak ediyorum. Çünkü şu an kafam çok fazla şeyle dolu ve yazar oldun mu olamadın mı, şarkıcı mısın, oyuncu musun, astronot musun ya da yoksa şiddetle istemediğin halde öğretmen mi oldun, bilmiyorum.
  Ama inşallah sen ne olduğunu, ne olacağını ve nasıl devam edeceğini biliyorsundur, başarıdan başarıya koşuyorsundur ve hala hayal kuruyorsundur. Yeteneklerini en iyi şekilde değerlendir, yeni yetenekler edin, sanattan sakın kopma ve keşfetmeyi unutma. Dünyayı gez bence, paran yok mu? Neyse bu benim derdim değil senin dersin dfgdjsgdhs.
  Ama en önemlisi, umarım eğleniyorsundur. Çünkü 56 yaşındaki Yıldız'la konuştuğumda "Güzel bir hayat yaşadım...." cümlesini duymak isterim.
  Üni nasıl bu arada ya? Çok güzelse 1 yıl sınıfta kalabilirsin, benden sana bir tavsiye.

  Üni demişken, şu an Boğaziçi hayali kurduğunu biliyor musun? İbret mi aldın yoksa? :D Eğer orayı kazanamadıysan bile şu an ben seninle gurur duyuyorum, bunu bil. Azcık daha çalışsaydın ölmezdin hatta keşke şunu yazacağına azcık ders çalışsaydın zamanında ama olsun, ben seninle gurur duyuyorum. Fakat annem duyuyor mu orası hakkında bilgim yok. Kadın o kadar tıpçı olmanı istedi. :D Hala mı istiyor lan? Merhaba 45 yaşındaki annem! Ay pardon, tabii ki 40sın................

  Eğer hala bir sevgilin yoksa, artık kabul et, evde kaldın. Ajfsadjhasdfags. Hayır tabii ki evde kalmadın, çok korkunç bir cümle kurdum ya. :D Eğer hala sevgilin yoksa, kal öyle olduğun gibi. Bulmak için çabalama. Çünkü ttlm evde kalacak halin yok illaki bulacaksın bir gün. Ama evde kalmış da olabilirsin ahjsgdfjs.
  Bak bu diyeceklerim ciddi, bunları dinle. Hazır olduğun zaman bir sevgili yap, yalnız olduğun için değil. Yani aşık olmak için sebep yaratma, sana her gülümseyene aşık olmaya çalışma, yani beyninde kendinle aşk yaşama. :D Sonra feys anasayfanı yenileyerek gençliğini çürütürsün, benden demesi. İnşallah feys demode olmuştur. Yeni moda msn mi yine? Ooo zamanı gelmişti.

   Ama eğer bir sevgilin varsa, enişteye selamlar, yabancıysa diye ,hi to the enişte, enişte diyorum çünkü o benim değil senin sevgilin ve madem sevgilin var git trip at ne diyim. Ama yabancıysa trip de atılmaz şimdi ona çok tatlıdır o git öp djsfds.

  Bizimkiler nasıl bu arada? Bizimkiler diyince "kim?" diye soruyorsan kendine al o sadece monitörden oluşan apple bilgisayarını ve camdan fırlat. Tabii artık gözüne taktığın bir lensle internete giriyorsan o farklı. Ama bir şeyi camdan at yani.
  Çünkü şu an Nadide feysten bana bu mektubu yazdığım için Bertie ile ne kadar uyumlu olduğumu diyor. Elbette Nadide ben Bertie ile evlenirken kız tarafının başıydı, biliyorum şu an sen evli bir hanımsın. kjdsgfhsd. Elijah'la mı evlisin? O da mı değil? HHAHAHAAH BENİ GÜLDÜRTME YOKSA....YOKSA....YOKSA...ŞEYLE Mİ.....HAHAHAHAA BİLİYORDUM EKLEYECEĞİM ŞİMDİ GİDİP ONU FEYSTEN BU KADAR BEKLEMEK YETER! ahjsgajhd. Umarım şu cümlemden bir şey anlamamışsındır da, kendine eziyet etmezsin ibret alarak. :D :D

  Demek istediğim şu an çok kuğul, aşırı kuğul bir komünitenin içinde olabilirsin üniversitede olduğun için ama bu arkadaşlarını bırakırsan kendinden de bir parça eksiltmiş olursun. Adın Yıldız'sa olur Yıldo. Trabzonlu kütleler, birlikte neler neler ettiler. Bir ara onları, 10 yıl sonraki buluşmamıza 6 yıl kaldığını hatırlat. Tabi senin için 6, onlar için 5 :D:DDDDDDDDDDD Ağustos doğumlu olmaklık olmak.

  Neyse seni öpüyorum, gidip yıkansam iyi olur artık. Saat 18:14. Sevgili saat 19:00daki Yıldız, eğer hala yıkanmamışsan, hiç değişmemişsin demektir. Seni seni sen yok musun sen. Ay tatlı mıyım neyim ehe mehe. Allah aşkına napıyorum ben, YAZI İPTAL ARKADAŞLAR BEN BUNU YAYIMLAMAM.
 

7 Mayıs 2013 Salı

kaos

  Geçen gün Nadide'yle okul bahçesinde yürürken, birden bir baktım açmaya çalıştığım ayranın ambalajı parmağımı kesmiş. Ama gördüğümde kesikti yani keserken hiçbir acı hissetmemiştim.
  O an o kesiği görünce resmen çığlıklar atarak yerde yuvarlandım. Sanki kolumu boydan boya kesmişler. Uf bak yine acıdı gidiyim bi yara bandı daha yapıştırıyım.
  Heh işte bu örnekten de anladığınız gibi ben hastalık hastası bir insanım. Bu yüzden dün kulağım ağrımaya başlayınca "Ulan benim beynimde tümör olmasın...." diye işkillenip okulu asarak doktora gitme kararı aldım.

 Özürlü devamsızlık: 10,5 gün.
 
Özürsüz devamsızlık: 15,5 gün.
 
Devamsızlıktan sayılmayan günler: 2,5 gün.

 
Ayrıca tee Nisan'da verilmesi gereken yıllık ödevimi (Sanırım edebiyattan yıllık ödev alırken kafam iyi değildi. Edebiyattan niye alıyon mal.) son güne bıraktığım için teslim edemedim ve  hocadan bu Cuma'ya izin aldım. Yıllık ödevi de yaparım aradan çıkar bu vesileyle, dedim. Ama ödevi yarılayamadım bile boynum büküldü.

  Neyse, saat 1'e kadar ödevle uğraştım, sonra bir yıkanayım giyineyim derken saat oldu 3. Poliklinikler 5'te kapanır, o yüzden koşarak çıktım evden.

  Dolmuşa bindim.  meydana gelince hastaneye yürümeye üşenip tekrar Dolmuşa bindim.
 
  Dolmuşta ne düşünüyordum bilmiyorum ama (aslında biliyorum ;;);););););) jshfg) ineceğim yeri kaçırdım ve iki saat hastaneye yürümek zorunda kaldım. Üşendiğim yolu tekrar yürümüş oldum yani.
  Neyse hastaneye girdim, Allah'ıma çok şükür hiç beklemeden direk beni Kulak-Burun-Boğaz'a aldılar.
  Adama kulaklarımın ağrıdığını, iki gün sonra uçağa bineceğimi o yüzden havada beyin patlaması yaşamamak için geldiğimi anlattım o da kulaklarıma iki tane elektrik süpürgesi sokup içini pirpak etti.
  Sonra burnuma bakmak istedi. "Vuhh senin burnun da amma yamukmuş ha.." dedi.
...
..
..
 Hayır, bu inkar ettiğim bir şey değil zaten burnum o allahın basketbol topu yüzünden otoyola döndü ama o anki psikolojimi düşünün. :D Eğer o an beynimin içinde olsaydınız, düşündüğüm tek şeyin, vesikalık çektirirken "Şey uçuğum çıktı da onu siler misiniz photoshopla" dediğim adamın "O değil de....burnunu düzelteyim mi?" demesi olduğunu görürdünüz. :D

 Sonra neredeyse yirmi santim uzunluğunda, ince bir boru çıkarttı ve burnuma sokmaya başladı. O "Şimdi kamera sokuyorum merak etme..." derken ben burnumun içindeki özerk cumhuriyeti çoktan karşıdaki LCD ekranda görmeye başlamıştım bile.
 Bu daha da utanç verici. Burnunuzdan içeri kamera sokuyorlar, karşıda koccccamaaan lcd ekranda izliyorsun. Hadi benim izlememi geçtim, orada bir hemşire var, nasssıl dikkatli bakıyor....utanmasa iki patlamış mısır kapıp gelecek o derece. Hani...ne göreceksin orda...sümük göreceksin ne bok mu var ne ne ne?! kjsdhfsjdsdfg.

 Oradan çıktıktan sonra, "Madem hastanedeyim bir de gideyim dişçiye evet evet benim dişim de ağrıyordu sanki......." dedim ve diş kısmına kayıt yaptırmaya gittim.
 Kadın kayıt yaparken böyle sanki inanamadı dişçiye geldiğime, "Emin misiniz? Diş'e geldiniz?" diye sordu. Ben anlamaz bir suratla kafa sallayınca "Bakın diş özel, devlet hiçbir şekilde karşılamıyor bu yüzden yapılacak olan her şeyden para alacaklar." dedi. Ben de Allah Allah ne yapacak da para alacak ne demek istedi diye düşünerek muayene girdim.

 Anlaşılan o ki 17 yıldır ağzımda kalmayı kafasına koymuş olan süt dişim yine çürümüş, tel taktırmadan çektirmem de doğru olmayacağı için dolgu gerekiyormuş. Adam "Bu çok çürümüş ha... E hadi dolgu yapayım o zaman." dedi ve birden kafamdaki çanlar "Yıldız...gızım kapıda kadın bişey demişti...dünyadaki tek akıllı sen değilsin bi işine yarar belki." demeye başladı.
  Böyle olunca adama "Pardon, ücretli mi bu?" dedim.
  "Evet." dedi. "70 lira."

 Bunu duydum, kaşlarım kalktı, sonra bi sessizlik oldu...sonra "E o zaman ben kalkayım." dedim ve bildiğiniz, hastaneden KAÇTIM. sdkhgfdskj.
 Sonra aynı şoku eczanede de yaşadım. Bi paket ağrı kesici aldım adam "60 lira" dedi, içimden dehşetle "ne ağrı kesicisiymiş bu lan uzaydan mı gelmiş" diye düşünürken adam "Pardon pardon sizin 4 lira.." deyince rahatladım jsahsfjd.

  Saat 4'ü 10 geçiyordu. Üst solunum yolu enfeksiyonum varmış. Dişim çürükmüş. Madem bu diş çürük, numune hastanesine gideyim belki dolgu yaparlar diye yine Dolmuşa binerek  bugün kolpa vurduğum okulumun yanındaki hastaneye gittim. Yolsa giderken de hemmen yanımdan arabasıyla babam geçti. Dolmuş camından babama el kol yapacağım diye maymun oldum resmen ama görmedi. :D

  Şimdi ben T.C. kimlik numarasını ezbere bilen bir insan olarak çok havalıyım, kuğulum. "Kimliğinizi alabilir miyim?" dediklerinde siyah güneş gözlüklerimi gözümden indirip, papyonumu düzeltiyorum ve "Bayan....benim ezberim iyidir.kapppişşşşşş ;;);););)" diyerek göz kırpıyorum.
  Kapıda yine bu muhabbet geçti ve ben yine "Ezberimde ;);););)" dedim.
  Sonra kadın "Yok, olay o değil, prensip meselesi olarak kimliksiz içeri birini almıyoruz." dedi. "Öğrenci belgesi, herhangi bir resmi belge olsa da olur."

 İnanın çantamda hiçççççççbir şey yoktu. Telefon bile yoktu. Ölüp kalsam kimliğimi belirleyemiyeceklerdi ha. Ya da kaçırılsam bir daha dünya ahiret bulamazlardı herhalde sabfjksd.

 "Ama...ama...ama...ezberimde...benim..." diyerek kekelemeye başladım.
 "Burası akşama kadar açık eve gidip gelebilirsiniz."
 "Ooooo iki dolmuşa binmem gerekecek."
"...."
 Sonra aklıma birden parlak bir fikir geldi. "Yan tarafta okulum var, ordan öğrenci olduğuma dair belge çıkarttırsam?"
  "Bak işte o olur!"

 Sonra koşa koşa okula gittim. Yani okulu assan da okuldan kaçış yokmuş yine paşa paşa gidiyormuşsun.
  Belgeyi çıkarttırdım, müdürün imzası lazım, şansıma müdür okulda yok. HAYDAAA.
 Ulan bu adam sabah 4te okula geliyor gece okuldan gitmiyor da şansıma yok ÖYLE Mİ ÖYLEEE Mİİİİİ.

 Hocaya "Hocam allah aşkına oraya bi imza çakın doktor ne bilecek müdürünmüş değilmiş." dedim. O da sağolsun imzaladı, sonra ben de dişçiye girebildim. İlk defa okulla hastanenin yan yana olmasının bir faydasını gördüm çok mutluyum.

 "Şimdi benim ağzımda iki tane süt dişi var, seneye üniversiteye geçince tel taktıracağım bu yüzden taktırana kadar çektiremiyorum ama biri şu sıralar çok ağrıyor sanırım çürükmüş."
 "Hımm evet bu çürük...o zaman ben bunu çekiyorum."
 "HAYIR durun napıyorsunuz?"
 "E çek demedin mi?"
 "Çekmeyin dedim ya seneye çektireceğim."
 "E sen nerde okuyorsun ki?"
 "Şu yandaki liseye."
 "E hani üniversiteye gidiyordun?"
 "Seneye gideceğim dedim ya?"
 "He...ben yanlış anlamışım...neyse bence sen bunu git fakültede yaptır."
 "Neee fakülte 3 dolmuş demek!"
 "Orada daha iyi yaparlar."
 "Olsun kötü olsun siz yapın!"
 "Yok yok olmaz, orda daha iyi olur orda yaptır."

 Umutsuzluk içinde tekrar Dolmuşa bindim ve meydana geldim. Uzunsokakta eve doğru yürürken artık terden, halsizlikten, hastanelerden, dolmuşlardan bitap düşmüş halde sürünerek yürüyordum. Sonra "Enee koton'a gireyim..." dedim ve sabah annemin doktora gidiyorum ben :'( diyerek aldığım kredi kartıyla kendime bir kot ceket aldım ;);););););.
 Ardından daha da yüzsüzleşip "Ben bir de pantolon alayım ama onu öteki Koton'dan alayım..." dedim ve diğer kotona girdim.

 Kapıdan girer girmez karşıda, Nadide'yi okul kıyafetiyle, elindeki eteği sırayla her tişörte tutarken gördüm. "NADDİEEĞĞĞ" narasıyla sarıldıktan sonra başımdan geçen her şeyi anlatmaya başladım.

  "Sonra işte burnumdan kamera soktu..."
  O esnada bir kadın "Yıldız??" dedi. Dönünce tanımadığım bir yüzle karşılaştım. "Benim tanımadığım ama beni tanıyan bir akraba olmasın....annemin mi arkadaşı....oyy ben tanımıyom ki şimdi iki saat okul nasıl ygs nasıl soracak oyyy...." 

  "Şey...kızım çekindi de, onunla internetten konuşuyormuşsun..."
  Böyle diyince yanındaki benden taş çatlasın 1-2 yaş küçük olan kızı farkettim ve ona döndüm. Kı z tedirgince gülümsedi ve "Ben Poly.." dedi.
  Polyyyyyyy. Eğer bunu okuyorsan, kusura bakma tipim çok kayıktı. Ter mer eminim bu kız neymiş anlattığı kadar da çirkinmiş diye şoka girmişsindir jskhfsjd.
 
  Kendisi beni tam 3 yıldır okuyormuş, görünce de tanımış çok ilginç, gerçekten çok şaşırdım. Ama hele Nadide gelip "Merhaba ben Yıldız'ın arkadaşı" dediğinde "Biliyorum, tanıyorum.." deyince daha çok şaşırdım hahahah Nadide ünlüymüş. :D "3 yıldır okuyorum blogunu..." dedi.
   O sırada Sude de kotondaymış Nadide'yle o da geldi, ona da sarıldım derken "Noluyor? Bu kim?" dedi ne diyeceğimi bilemedim. Daha doğrusu "Okurum..." demek o kadar garip geldi ki bana :D Yaaaa çok mutlu oldum çok ilginçti. Elin trabzonunda gerçekten ama gerçekten okurum varmış. Ben ve bizimkilerin dışında biri beni okuyormuş hahaha. Çok ilginçti gerçekten çok teşekkür ederim.

  Sonra olayın şokuyla birkaç kıyafet daha baktık, birkaç pantolon denedim. Kabindeyken, görevli adamlardan biri kendi kendine söyleniyordu; kulak misafiri oldum. "Ulan bu elbise boyu 1.70 1.80 olan kadına gider sen gitmişin 1.50 boyunlan bunu ne deniyorsun ergen ya..."

  Orda şoka girdim. Denediğim pantolonlara baktım.
  "Allahım bu adam benim için de demesin bacakların can kurtaran simidi gibi senin götünden geçmez bunlar ne giyiyorsun bunları.." diye bi çığlık attım orda kafamın içinde.
  Ya derse? YA DERSE?
 Korktum, hemen üstümü değiştirdim, pantolonları KATLADIM -evde yapmıyorum ha- ve kabinden kaçtım.
  Sonra da çıktık, tekrar Dolmuşa bindim eve geldim. Bunları yazdım. "Bunları yazdım." yazdım. İnception yaptım. Yabancı kelimede büyük i kullandım.




















 Toplam 5 kere dolmuşa binmişim lan.
 

 


Bu aralar bunu dinliyorum

Bu aralar bunu dinliyorum
hurtsün solisti "dünya mirasları" listesine alınmalı